16 Ağustos 2011 Salı

EVRENİN YÜZDE 98'i GÖRÜNMEZDİR


Evrenin kütlesinin sadece yüzde 4’ü insanları, yıldızları ve gezegenleri oluşturan atomlardan meydana gelmektedir. İnsanlar da henüz bu kütlenin sadece yarısını görebilmiş durumda.

Evrenin yüzde 23’ü ise esrarengiz "karanlık madde"den oluşuyor. Karanlık maddenin var olduğunu gözlemleyebildiğimiz gezegenler üzerinde oluşturduğu çekim gücü sayesinde biliyoruz

Evrenin yüzde 73’ü ise "karanlık enerji"den oluşuyor. Henüz 1998’de keşfedilen bu enerji, tüm uzayı dolduruyor ve itici çekim kuvvetine sahip.

Eğer yüzde 98’lik bilinmeyen alanın ne olduğunu keşfedebilirseniz, büyük olasılıkla Nobel Ödülü’nün sahibi olacaksınız.

Evren ve Sakladığı Sırlar


Evren hakkında bilmediğimiz belki milyonlarca, hatta daha fazla şey var. Milyarlarca yıldan beri, sınırlarını tamamen öğrenemediğimiz, hatta belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bu sonsuz düzlemde sürekli bir evrim yaşanıyor.

Hala tek bir gezegende yaşayan insan için, keşfedilmesi çok uzun bir zaman gerektiren evrenin boyutlarını rakamlarla ölçmek birçok açıdan imkânsız gelebilir.

Ancak sonsuzluğun tanımlarından biri haline gelen uzayı aslında çok küçük sınırlara sığdırabileceğimiz gibi, anlaşılması çok güç gibi görünen şeyleri de çok kolay tanımlayabiliriz. İşte o tanımlar...

TÜM İNSANLAR BİR KÜP ŞEKERİN HACMİNE SIĞABİLİR:

Bunun nedeni, maddenin inanılmayacak derecede boş olması. Maddenin en temel yapı taşı olan atom, Güneş Sistemi’nin bir minyatürü gibidir.

Atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar, Güneş’in yörüngesinde hareket eden gezegenlere benzer. Merkezdeki çekirdek, elektronların yörüngelerine kıyasla çok ufaktır.

Bu da şu anlama geliyor: Eğer dünyadaki tüm insanlarda bulunan atomlardaki boşlukları çıkarsaydınız, geriye kalan maddeyi bir küp şekerin hacmi kadar alana sığdırabilirdiniz.

Çünkü siz ve diğer tüm insanların yüzde 99.9999999999’u boşluktan oluşuyor!

Eller ve Kişilik!


Ellerin duruşu kişiliği yansıtıyor!
Karşınızdaki kişinin aklından neler geçirdiğini, nasıl biri olduğunu merak ediyorsanız, ellerinin duruşunu ve hareketlerini gözlemleyin. Ellerine bakarak onun kişiliği hakkında önceden fikir edinebilirsiniz.

Açık Eller

Karşınızdaki insanın elleri açık duruyorsa yani avuçları gözüküyorsa, onun olduğu gibi görünmekten hoşlanan, pek birşey gizlemeyen, sır saklamasını da bilmeyen biri olduğunu söyleyebiliriz. Bu insan ayrıca cömert sayılabilir. Hele avucu gözüken ellerin parmakları da açıksa yani parmaklar arasında açıklık varsa bu insan son derece cömert olacaktır.



Kapalı Eller

Otururken avuçları gözükmeyen, yani yumruk yapılmış ellerin sahibinin her şeyi gizlemeye meraklı, duygu ve düşüncelerini kendisine saklayan, gizlilik içinde hareket etmeyi seven, paraya da büyük önem veren birisi olduğunu söyleyebiliriz. Bu insandan para almak hemen hemen olanaksızdır.



Yarı Açık Eller

Yarı açık veya yarı kapalı eller daima en iyi sayılanlardır. Bu elde parmaklar hafifçe içeriye doğru bükülmüştür, fakat parmaklar avucu kapatmamaktadır. Yani avuçlar gözükmemektedir. Bu elin sahibi gerektiğinde sır saklayabilen, akılcı duygularla kafa arasında denge kurabilen, parayı da uygun şekilde harcayabilen biri olabilir. Kendisi ne cimridir ne de yeterince cömerttir.



Cansız Eller

Bazen ellerin adeta sarktıklaını görürsünüz. Ellerin sahibi onları unutmuş gibi davranmaktadır. Bu tip elleri gördüğünüzde sahibinin dalgın, iyi düşünmeyen, kendi başına karar veremeyen, iradeden yoksun biri olduğunu söyleyebilirsiniz.



Canlı Eller

Eller sakin duruyor fakat her an harekete geçecek gibi görünüyorsa; yani parmaklarda, avuçta bir gerginlik varsa iyi sayılır. Bu ellerin sahibi akılcı, kararlı, yaşamı seven, zekasından kolaylıkla yararlanabilen biri olabilir. Fakat ortada hiç neden yokken sıkılmışsa, yani yumruk halini almışsa karşısında son derece kararlı, bildiğinden şaşmayacak biri var demektir.



Ellerin Yeri

İncelemekte olduğunuz kişi ellerini nereye koyacağını bilememektedir. Bu elin sahibi çekingen, içine kapanık, toplum ilişkilerinde pek başarılı olamayan, çabuk tepki gösteren, kendine pek de güvenmeyen biri olabilir.

Bazı insanlar yürürken ellerini önde kavuştururlar. Bu tipler duygulara kapılmayı istemeyen, sakin, kendinden emin kimseler olabilirler.

Yürürken ellerini arkaya kenetleyenler, kendine güvenen, daima haklı olduğuna inanan ve bazen de üstün olduklarını sanan kimselerdir.

Yine bazı tipler bir kolu dirsekten kıvırıp vücuda dayarlarken diğerini de yanda sallarlar. Bu insanların kendilerine güvendiklerini ve başkalarını da yönetmeye hevesli olduklarını bilmelisiniz.

Yürürken elleri açık ve kolları hızla sallanan kimseler genellikle iyi niyetlidirler. Onlar hareket halinde olmayı isterler.

En Az Dokuz İhtimal


* DÜŞÜNDÜĞÜNÜZ,

* SÖYLEMEK İSTEDİĞİNİZ,

* SÖYLEDİĞİNİZİ SANDIĞINIZ,

* SÖYLEDİĞİNİZ,

* KARŞINIZDAKİNİN DUYMAK İSTEDİĞİ,

* DUYDUĞU,

* ANLAMAK İSTEDİĞİ,

* ANLADIĞI...

arasında farklar vardır...


DOLAYISIYLA İNSANLARIN BİRBİRİNİ YANLIŞ ANLAMASI İÇİN EN AZ 9 İHTİMAL VAR.
Sylviane Herpin

Ebced Hesabına Göre Burcunuz!


Kişinin yıldızını bulmak için Ebced hesabı da denilen bir yöntem uygulanır.

Her yıldız aynı zamanda bir burca tekabül eder. Bu şekilde kişinin talihi ve hastalıkları vs. hakkında bilgi sahibi olunur.

Küçük ebced hesabına göre;

Kişinin anne ismi ile kendi ismi aşağıdaki tabloya bakarak toplanır ve 12 ye bölünür.

"KALAN" kaç ise; o numaralı burca bakılır.



A=1 B=2 C=3 Ç=3 D=4 E=5 F=8 G=8 Ğ=4


H=8 I=10 İ=10 J=3 K=4 L=6 M=4 N=2 O=7


Ö=7 P=2 R=8 S=0 Ş=0 T=4 U=7 Ü=7 V=6


Y=10 Z=7



****


1 kalırsa ... KOÇ


2 kalırsa ... BOĞA


3 kalırsa ... İKİZLER


4 kalırsa ... YENGEÇ


5 kalırsa ... ASLAN


6 kalırsa ... BAŞAK


7 kalırsa ... TERAZİ


8 kalırsa ... AKREP


9 kalırsa ... YAY


10 kalırsa ... OĞLAK


11 kalırsa ... KOVA


0 kalırsa ... BALIK



****


ÖRNEĞİN;

Adınız, Ahmet; Annenizin adı da Fatma olsun...


A=1 F=8

H=8 A=1

M=4 T=4

E=5 M=4

T=4 A=1


(A H M E T) + (F A T M A) =

(1 + 8 + 4 + 5 + 4 ) + (8 + 1 + 4 + 4 + 1) =

22 + 18 = 40


40 / 12 = 3 KALAN= 4


Buna göre burcunuz= YENGEÇ



15 Ağustos 2011 Pazartesi

EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ


Yıl 1943. Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.


– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?

– Alıyorum.

– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İade Sandığı” yazar.

Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.

Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.” Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” de

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Zenith ve Singer’e mektup yazar: “Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder.

Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

Girişimcilik ne biliyor musun?

Bulunduğun yere yenilik katmalısın.

Mutlaka adım atmalısın.

Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş.

İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Fatihanın Manası...


Bir Fransız doktorunun, namazın sağlığa faydası hakkında önemli bir keşfi vardır.
Fransız doktorunun keşfi şudur: Günde beş vakit namaz kılan bir kimse verem hastalığına tutulmaz. Çünkü verem mikrobu ciğere yapışır. Ciğerin damarlarının üst kısımındaki kan alt kısma tabü bir şekilde süzülür. Üst kısımda pek az kan kalır. Kanda akyuvarlar vardır. Akyuvarlar vücudu mikroplara karşı savunan bir kuvvettir. Ciğerin üst kısnıı kansız kaldığından oraya yapışan mikrop savunmasız kalır ve çoğalarak ciğeri tahrip etmeğe başlar. Kanın fazla bulunduğu kısma geldiği zaman verem mikropları çoğalmış ve büyük bir kuvvet kazanmış olur, artık akyuvarlar verem mikroplarına karşı koyamazlar. Bu kez verem mikropları akyuvarları yok etmeğe başlarlar. Bu suretle insan verem hastalığına tutulmuş olur.

Namaz kılan bir kimse rükua, secdeye giderken, ciğerlerinin alt kısmında olan kan muntazam bir şekilde üst kısma gelir. Ciğere henüz yapışmamış olan ve ufak bir kuvvet bile peydah edememiş bulunan verem mikrobuna akyuvarlar saldırır ve onları yok ederler. Çünkü her bir milimetre küp kanda yedi sekiz bin akyuvar vardır. Şu halde günde beş vakit namaz kılan kimsenin verem hastalığına yakalanmasına imkan yoktur.

Fransız doktorunun namaz hakkında olan bu keşfini bizim doktorlarımız da doğru ve uygun bulmuşlardır.

Bu anlatmış olduğumuz şeyler, namazın maddi ve sağlığa ilişkin faydalarından biridir. Bunun gibi daha bir çok faydaları vardır. Namazın en önemli faydaları manevidir ve Mevlanın rızasını kazanmaktır. Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem, “Esselatü miracül müminin” (Namaz müminin miracıdır) buyurmuşlardır. Kul, namaz ile Mevlasına yakın olur. Mevlanın lütuf ve keremine ve lahuti olan nurlarına ermiş olur. Bir meyve ağacı güneş ışığının içinde dura dura erdiği gibi, bir kul da Mevläsının huzurunda dura dura olgunlaşır.

Namaz, Allahü Teala ile konuşmaktır. Namazın Cenabı Hak ile konuşmak olduğunu apaçık ispat eden, her namazın her rekatında okuduğumuz Fatiha Suresinin manasıdır. Fatihanın manası pek geniştir. Burada kısaca bir mänasını anlatalım.

Fatihanın Manası

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdü lillahi rabbil alemin: Hamdüsena şu kainatı yoktan var eden ve bu günkü varlığını, intizamını koruyan ve bütün alemleri an-be-an terbiye eden Ulu Allaha Mahsustur. Errahman: Rahman, sıfatıyla yarattıklarının hepsine merhamet edip Rahman sıfatının rahmetini müslüman, hıristiyan, yahudi ve müşriklerden esirgemeyen, umumuna dünya nimetlerini ve dünyada yükselmeye sebep olan fenleri, sanatları, herkesin istidat ve çalışması ve gayreti nisbetinde veren. Errahim: Rahim sıfatıyla yalnız müslümanlara, müminlere merhamet edip onlara hidayet ve iman nuru veren, ahirette de onları ebedi nimete ve saadete mazhar kılacak olan. Maliki yevmiddin: Hamdüsena, kıyamet günü kullarının mükafat ve cezalarının yegane sahibi olan Ulu Allatıa mahsustur.

Cenabı Hak, Fatiha Suresini buraya kadar okuyan kuluna buyuruyor ki:

"Kulum, doğru söyledin, kainatı yoktan var eden ve bugünkü varlıklarını muhafaza eden, bütün alemleri azar azar büyüten, terbiye edip kemale erdiren bir rahmetimle yarattıklarımın hepsine rahmet eden, .diğer bir rahmetimle yalnız müminlere merhamet eden ve kıyamet gününün, yani mükafat ve cezalar gününün sahibi olan benim, sen benden ne istersin?" diye kuluna manen hitapeder.

Kul, İyyake nabüdü der: Yarabbi, sana kulluk etmek isterim. Ulu Mevla kuluna: "Ey kulum, sen bana nasıl kulluk edebilirsin? Sana söylerken söyleten, okumağa, ayakta durmağa, rükua ve secdeye varmaya, oturmaya kuvvet veren benim, ben sana kuvvet vermedikçe kendiliğinden hiç bir şey yapamazsın. Şu halde sen bana karşı ne suretle kulluk edebilirsin" der.

Aciz ve korku içindeki kul, İyyake nestain der: Yarabbi, yalnız senden yardım isteriz, her şeyi yalnız senden bekleriz. Çünkü sen herşeyin sahibisin. Senin iznin olmadan ateş yakmaz, su akmaz, toprak varolmaz ve bize hiç bir şey vermez, geceler gündüzler olmaz, alemler olmaz.

Kul, İhdinas sıratel müstakim sıratellezine enamte aleyhim der: Yarabbi, bizi doğru yola, kendilerini nimetlere erdirdiğin kulların yoluna eriştir.

Kul, Gayril mağdubi aleyhim ve leddalin amin der: Yarabbi, bizi gazabına uğrayanların, doğru yoldan sapmış ve dalalette kalmış olanların yoluna gönderme...

Ahmet KAYHAN

PADİŞAH MİHMAN OLMAZ


1. Vasıl olmaz kimse Hakka cümleden dur olmadan
Kenz açılmaz bir gönülde, ta ki pür nur olmadan

2. Sur çıkar ağyarı dilden ta tecelli ede Hak

Padişah konmaz saraya, hane mamur olmadan

3. Mestolan mestane gelmiş ta ezelden ta ebed

İçtiler aşkın şarabın abı engür olmadan

4. "Ölmeden evvel ölünüz" sırrına mazhar olan

Haşrı neşri gördü burda, nefhayı sur olmadan

5. Hak cemali Kabesin kıldılar aşıklar tavaf

Yerde Kabe, gökyüzünde Beyti Mamur olmadan

6. Arif olanın kelamı gayriden gelmez amma

Pes "Enel Hak" nice desün kişi Mansur olmadan

7. Bir muhal sevdaya düşmüş gün, gece Şemi daim

Hakka vasıl olmak ister halka menfur olmadan.

Şemi

1. Cümleden dur: Herşeyden uzak. Kenz; Hazine. Pür nur: Salt ışık.

2. Ağyar: Yabancılar.

3. Abı engür: Üzüm suyu.

5. Beyti Mamur: Kabenin, yedinci kat gökteki prototipi. Kabe, bu Beytin (ev) yeryüzündeki izdüşümü olarak düşünülür.

6. Kelam: Söz. Pes: İmdi. Enel Hak: Ben Hakkım. Mansur: Hallacı Mansur.

7. Muhal: Olmayacak, imkansız. Menfur: Nefret edilen.

GÜLDEN DÜŞEN YAPRAKLAR



Allah Vedud, yani “Seven”dir. O’nun isimleri, istediklerini anlatır. O, isimleriyle nasıl olmamızı istediğini aydınlatır. Peygamberimiz Hubb-u İlahi’nin (ilahi sevginin) Alem-i nasut’ta (insanlık aleminde) büründüğü surettir. Aşk ayetidir. Bu nedenle İslam, sevgi dinidir. Makam-ı muhabbet, makam-ı Muhammed’dir. Gayb Aleminin, Alem-i rububiyyet denilen manevi semasında, Muhammed’siz, bir makamdan bir makama yükselmek, Allah’a manen yaklaşmak mümkün olmadığı gibi, muhabbetsiz de mümkün değildir. Allah Feahbebtü: “Sevdim” buyurmuş, kainatın ve zübde-i kainat olan insanın çamurunu Aşk şebnemiyle yoğurduğunu duyurmuştur.

Dinimiz Sevgi olmalı, Sevgi’den kaynaklanmalı, Sevgi, duygu düşünce ve davranışlarımıza egemen olmalıdır. Hayatımız burcu burcu Sevgi kokmalıdır. İbn-i Farid, “Allahım! Senin Sevgini Mezhep edindim” der, Allah’a manen yaklaşmak için Sevgi yolunu seçtiğini söyler. Peygamberimiz de şöyle der: “Allahım! Beni sevginle rızıklandır.” Allah’ın sevdiklerinin şu kimseler olduğunu söyler:

– Allah’ı kullarına sevdiren,

– Allah’a kullarını sevdiren,

– Gezerken rastladıklarına yararlı öğütler veren.

O halde Din adamının hayati görevi, Sevgi’ye hizmet etmektir. Mabedlerin gülsuyu kokmaları yeterli değildir. Burcu burcu sevgi kokmaları gerekir.

Aşk bir derttir, fakat derman arattırdığı, dermana ulaştırdığı için, aynı zamanda dermandır, Hz. Mevlana’nın buyurdukları gibi, hem zehir hem de panzehirdir. Lutfa uzanan kahırlar lütuf, kahıra uzanan kahırlar ise kahırdır. Hz. Mevlana’ya göre, “Güle yakın olan diken, gülden sayılır.”

Kur’an’ı güneş, ay veya lamba ışığında okumakla yetinmek, yetmez. Müminin bir de onun ışığında kendisini okuması, tanıması, noksanlarını tamamlaması gerekir. Kur’an’ı anlayarak okuyan uyanır, onu bilinçle yaşayan ise, Kemal’e uzanan yolda yol alır.

Kur’an ne yalnız bilmek, ne de onu bilip başkalarına bildirmek için gelmiştir. Kendimizde Allah yadigarı olarak bulunan kemal yeteneğini uyandırmak, geliştirmek, kemaline erdirmek, İnsan-ı Kamil olmak; Hz. Muhammed (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun)’in kemalini, yalnız satırlarda değil, sadırlarda bulmak; bu kemal ile Allah’ın yaratıklarına hizmete kendimizi adamak, Hakk’a hizmeti halka hizmette aramak; Peygamberimiz gibi, Allah’ın canlı cansız alemlerine rahmet olmak için indirilmiştir.

İnsan, Allah’a olan yakınlık ve uzaklığını, sofuluğuyla değil kemaliyle, onu kendisine verilişindeki hikmet ve amaca uygun şekilde kullanıp kullanmayışıyla ölçmelidir. Kur’an’da, Kur’an’ı yaşamayan, ondaki kemalle kemallenmeyen yerilmiş, Peygamberimiz hakkında, “O’nun ahlakı (yani kemali) Kur’an’dı,” denilmiştir.

Kutsal kitap üç çeşittir:

1. Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an (Bunların dördü de birdir, Ayat-ı Kavliye’dir),

2. Kainat Kitabı,

3. Zübde-i kainat olan, kainat kitabının fihristi halinde yaratılan İnsan.

Bunların ayetleri, fiili ayetler veya yaratılış ayetleridir. Bunlar da Allah’ındır, Allah’tandır; suretleriyle La İlahe, hakikatleriyle illallah’tır. Varlıkları mecazidir, Allah’ ın tecelli mazharı olmakla, varlıkları zahir ve süreklidir. Allah, her an bir başka tecellidedir; mevcudat, akan bir tecelliyat deryasıdır. Allah’ı diliyle (kalen) inkar eden kişi, gerçekte (halen) tasdiktedir. İnkarı da inkar ettiğiyle, onun yardımıyla yapar. Buna layık olmuş, layık olduğunu bulmuştur. Hidayete mazhar olmak, ona layık olmaya koşmayı gerektirir. Allah, Kur’an’da hidayet etmeyeceklerini belirtmiştir. İsteyen arar, araştıran bulur, bulan layık olur, layık olan layık olduğuna kavuşur.

Seven kimse olmak istemeyen, onu aramayan, ona layık olmaya çalışmayan bir kimsenin bulunacağını düşünmek bile mümkün değildir. Elbetteki korku da bunun aksidir. Korku olmalı, fakat sevgiden doğmalı, onun çocuğu olmalıdır.

Allah’a ayak adımıyla değil, İlim ve İrfan adımıyla yaklaşılır. Eğer ayak adımıyla yaklaşmaya kalkılırsa, uzaklaşılır. Derya nasıl varlığını dalgalarında izhar ederse, Allah da varlığını yaratıklarında izhar etmektedir. Bunun için Niyazi Mısri merhum, Divan’ında, “Benden görüp işiten, bildim ki ol canan imiş,” demektedir. İlimsiz ibadet; bakımsız, irfansız ibadet, meyvesiz ağaca benzer. Allah, insanları, İlim ve İrfan’a dayanan kemale yükselmeleri için yaratmış, onlara özgü Saadet’i kemale katmıştır.

Her ne kadar Rabbimizi bilmek, kendimizi bilmekle mümkünse de, Rabbimizi bulmak, kendimizi aşmakla, kendimizden geçmekle mümkündür.

Hakikat yolunun cenabetliği yalnız meniyle değil, aynı zamanda benlikledir. Kendisinden “Ben” damlayan kişi, manen cünüptür. Kur’an, temiz olmayanlara bir şey vermediği gibi, o, irfan semasından da tahir olmayanların ruhlarına, bir damla irfan rahmeti damlamaz. Allah, bunun için Kur’an’da Nahnu: “Biz” buyurur. Bu gerçeği tek başına namaz kılarken bile iyyake na’büdü ve iyyake nestaiyn dedirtmekle duyurur.

Abdestin namazdan önce olması, o manevi huzura abdestli olarak çıkılması, namazda kıraata öncelik tanınması ne anlamlıdır! Kur’an’da Yüzekkiküm: “Sizi arıtır,” buyurulması üzerinde de durmak, bu arıtmayı maddi tabir gibi almamak, nefsani duygu, düşünce ve davranışları da buraya katmak gerekir.

Allah’ın değer ölçüsü, Takva’dır. Bu kelime gerçekte bütün İslam’ı içine alır. Dört derecesi vardır. İlk derecesi, kendimizi Kitabullah olarak görmek, tanımak; Kitabullah gibi korumaktır. Kirletmekten, gölgelemekten sakınmaktır.

“Padişah konmaz saraya, hane mamur olmadan,” derler.

Allah padişahlığı istememiş, İslam da dünya padişahlığına yer vermemiştir. Padişahlık Emevilerden gelmedir. Peygamber, “Ben padişah değilim,” diyerek padişahlığı nefretle reddetmiştir. Bunun için, ben bu sözü şöyle söylerim: “Allah’a layık görülmez, Gönül, temiz olmadan.” Allah, gönüllerin mamur olmasını beklemez. Kırık, kendisine muhtaç, viran gönüllere meyleder, oraları mamur eder. Ona mamur gönüller değil, viran gönüller muhtaçtır.

Allah’ın, insanları Beytullah diye adlandırılan evine çağırması; ev sahibini hatırlamaları; O’na yaklaşmanın yoluna koyulmaları içindir. Ev sahibini bulamayanın evi bulmasında ne yarar olur? Marifet, evi değil, o evin sahibini ziyarettir.

Evini ziyaret maddi güçle, ev sahibini ziyaret manevi güçle olur. Birincisinde çöl, ikincisinde nefs aşılır, benlikten uzaklaşılır.

Hac, vuslatı hatırlatır, onu hacıya anlatırsa, hac yerini bulur. Hacı o zaman, o ibadetteki manayı ve yararı tam olarak bulur.

Puta tapanlar da gerçekte Allah’a tapmışlardır, çünkü Allah her yerde hazır ve nazırdır. Fakat onlar Allah’ı puta tahsis ettikleri, surette kaldıkları için, niyet ve kasıtlarından ötürü günahkardır. Zavallılar sureti aşamamış, Hakk’a ulaşamamışlardır.

Kabe’nin sırrını çözen için, her zerre Beytullah’tır. Allah her yerdedir. Halik’i gören mahluku görmezmiş, mahluku gören de Halik’i görmezmiş. En iyisi, Halik’i mahlukta, mahluku Halik’te temaşa etmek; Mecmaü’l Bahreyn (iki denizin birleştiği yer) ne imiş, bunu anlamak; bunları birbirine karıştırmamakmış. Derya olduğunu bilmek, fakat dalga olduğunu da asla unutmamakmış.

Kar nasıl güneşte erirse, benlik de İstiğrak’ta erir. İnsan namazda kendisinden geçtiği derecede namaz kılmış olur. Benlik, manevi cenabetlik sayıldığına göre, insanı Allah’ın manevi huzurunda, bu halden arıtan manevi guslün suyuna,İstiğrak (Allah’ta olmanın manevi hazzıyla kendinden geçmek) denir. Ve namaz İstiğrak’tır, istiğrak olmalıdır denilebilir.

Onu gerçek yüzüyle gören, gerçek manasıyla tanıyanlar, onun yalnız bedenle değil, gönülle de eda edilmesi gerektiğine inananlar tarafından böyle eda edilir.

İslam bir Tevhid tarlasıdır. Tevhid tarlasında Benlik otu boy vermez. Benlikle yapılan ibadetten, işten hayır gelmez. Tevhidi yaşayanda, şikayet asla duyulmaz ve görülmez.

Hakk’ın sevdiği kuluna uzanan eli, muhabbet; onu kendisine çekmesi cezbe ve marifet; kavuşturması ise, vuslattır. İnsana özgü mutluluk, kemalle yükselerek erişilen vuslattır.

Ayrılık, Cennet’te de olsa, orasını seven için Cehennem’e döndürür. Ayrılık diyarı, sevene Cennet olmaz.

İnsanın dertlerinin kaynağı olan derdinin devası, rızıkta değil, Rezzak’tadır. Bunun için yemeğe başlanırken besmele çekilir. Rezzak’tan gafilane yenen yemeğe, zehir dense yeridir.

Vahdet Ehli, feyz çeşmesine koşan değil, feyz deryasına ulaşandır.

Allah’la insan, deniz ve dalga gibidir. Bunların arasına nasıl girilir? Ve nasıl, bunların arasında yol olmalı denir? Bu yol nereye yerleştirilir?

Tokmak, o evin tokmağıdır. Fakat dışarıda olan, evin içinden ve içindekinden haberdar değildir. Onun gibi İslam’ın görünüşünde kalan kişi, evet İslam’dır, fakat kapı tokmağı gibi, İslam’da olandan haberdar değildir. Manaya yükselememiştir. Hacer-i Esved gibi olmayan, elinin öpülmesinden gurur duyan, elini öptürmemelidir.

Bir mümin, Kur’an’da Hz. Muhammed (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun)’in kemalinde kendisini bulabildiği derecede, İslam ve Allah’a yakındır. İslam’lık, Muhammediyyet’i giyinmektir, Muhammed’leşmektir, yani O’nun kemalinin varisi olmak, o kemalden gerektiği kadar nasibini almaktır.

Diğer bir bakımdan İslam, Peygamberimiz gibi Gönül aynasını Allah’a sevgiyle arzetmek, bu aynada O’nu bulmaktır. Allah’ın evi olmaktır.

Tecelli olduğunu, onunla oluştuğunu bildiği halde tecellide kalan, Hanifliğe ulaşamaz. Tecelliyi aşan, tecelli edene kavuşan ulaşır. Onun bakışları pencerede takılıp kalmaz. O, halktan değil, Hak’tan görür.

İnsanın başkalarında aradığı, kendisinde olandır.

Aşık’ta, maşukundan başkasına bakacak göz, döndürecek yüz, söyleyecek söz umanlar, Aşk’ı tanımayanlardır, Aşk onun hayatı, sevgilisi ise hayat kaynağıdır. Ondan bir an ayrılamaz. Peygamberimiz şöyle dua etti: “Rabbim! Beni bir göz açıp kapayıncaya kadar olsun, nefsime bırakma (gaflete kaptırma).”

Allah’ın sevdikleri, O’nu sevenlerdir. Allah’ın hoşnut oldukları, O’ndan hoşnut olanlardır. Hoşnut olmadıkları ise, O’nun takdirinden şikayet edenlerdir.

Hangi dini mezhepten olurlarsa olsunlar, Allah’ın sevdikleri kişiler, aynı mezheptendir. Bence Fırka-i Naciye (kurtulmuşlar zümresi) bunlardır. Çünkü Allah, sevmediğine kendisini sevdirmez. O halde bunlar, Allah’ın sevdikleridir.

Tevhid dinine tefrik sokanlara, tefrik ehli olanlara, eyvahlar olsun. Bir kadını seven erkekler, bir erkeği seven kadınlar, birbirlerini dövmek için köşebaşı beklerler. Allah’ı sevenler ise birbirlerini kucaklamak için köşebaşı beklerler. Bunun için Tevhid’e sevgiyle yükselinir.

La ile illa, Teşbih ile Tenzih vs. birbirlerinin zıddı oldukları halde, İslam bu zıtları birleştirerek bunlardan Tevhid’i çıkarmıştır. İman’ın koşullarında Peygamberleri, Kitapları birleştirip onlara yer vermiştir. Bu dinde nasıl tefrike yer bulunur? İşte Hz. Mevlana’nın; eserini Mesnevi tarzında yazmak ve adına Mesnevi demekle, Mesnevi ma dükkan-ı vahdetest: “Mesnevi’miz vahdet dükkanıdır” demekle anlatmak istediği budur. Mesnevi tarzında, ikilikte birlik, şekil ayrılığında mana birliği vardır. Zıtlar, cem olmuştur. İki mısra bir beyti manasıyla oluşturmuş, tamamlamış, onda elele vermiştir. Bu, kainattaki sırrı açıklamaktır. Ondan ders almaktır.

Hz. Muhammed (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun)’in Mirac’da yükseldiği, Hz. İsa’nın ve diğer Peygamberler’in katettiği sema, bu üstümüzdeki maddi sema değil, gayb Aleminin manevi semasıdır, Rububiyyet semasıdır. Allah’la kul arasındaki, Halik’le mahluk arasındaki semadır. Bu semadan, durmadan duraklamadan Hikmet yağar. İrfan dersanesi ve tekamül yurdu, Allah’ın üniversitesi olan bu aleme, Alem-i Nasut’a dersler verilir, gönderilir. Şu kişiler bunlardan yararlanamaz: a) Dünyaya gaflet gözlüğüyle bakan, midesi açısından tavukça bakan ve burayı yalnız yemlik olarak gören; b) Benlikte kalıp ilmini, zühdünü, ibadetini kendisine perde yapan; c) Allah’a hüsn-ü zanda değil, sui (kötü) zanda bulunan; d) Gönlünü Allah’a yöneltmeyen, onun kapılarını Halik’e kapayan.

Peygamberimiz’e göre İslam alimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir. Ancak böyle olanlara İslam alimi denir. Süleyman Peygamber kuş dilini bilirmiş. İslam arifleri, kuştan konuşanı ve dilini bilirler.

İslam, anlamsız bir şekil yığını, mahsulsüz tarla gibi değildir. Bu dinde ibadetler, bir bakıma ikiye aynlır: a) Kazası mümkün olan ibadetler: Namaz, oruç, zekat, hac gibi. b) Kazası mümkün olmayan ibadetler: Kendimize, ailemize, milletimize, vatanımıza, devletimize, İslam ve insanlığımıza düşen görevleri aşkla, şevkle, şuurla, bilinçle, yerinde ve zamanında yerine getirmek; yükümlülüğümüzün gereklerini tam olarak yapmak.

Yaptığımız kazası mümkün olan ibadetlerin Allah katında kabul olup olmadığını, kazası mümkün olmayan ibadetlerimizden anlamalıyız. Kendisine, ailesine, vatanına, milletine, devletine, İslam ve İnsanlık alemine yararlı olmayan, hele zararlı olan insanın, gece kaim (namazda), gündüz saim (oruçlu) olsa bile, Cennet’e layık olamayacağına yürekten inanmalıyız. İslam’ı ve Cennet’i gölgelemekten kaçınmalıyız.

Camilerin toplum hayatımızdaki yerini ve değerini de, bizleri kazası mümkün olmayan ibadedere yükseltip yükseltmemesiyle ölçmeliyiz. Yükseltmeyen cami ve mescidin fonksiyonunu kaybetmiş olduğunu kabul etmeli, hemen onun içindeki vaiz ve hatibin değiştirilmesini ilgililerden taleb etmeli, camiyi diriltmeli, rayına oturtmalıyız. Onu cami, yani “toplayıp birleştirici” kılmalı, bizi birbirimize düşürmeye, aramıza nifak sokmaya çalışan vaiz veya hatibin bulunduğu camiden uzaklaşmalıyız. Çocuklarımızı da ondan korumalıyız. Çünkü ağızdan zehirleneni kurtarmak kolay, kulaktan zehirleneni kurtarmak ise zordur. Bağrına ağlayarak düştüğümüz bu dünyadan gülümseyerek gidebilen, bu alemin bütün karını süpürüp götürmüştür. Bu bahtiyarlığa, kazası mümkün olan ibadetlerle kazası mümkün olmayan ibadetleri, hakkıyla edaya yükselenler ararlar.

“Amme menfaati, şahıs menfaatinden üstündür.” Yani gerçek insan ve müslüman, toplumun yararını kendi yararından üstün tutan, ona zarar vermekten titizlikle kaçınandır. Buhari’deki bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Bir gece nöbet beklemek, geceleri namaz, gündüzleri oruçla geçen bin geceden hayırlıdır.” (Bu noktada, “Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa var” sözü hatırlanmalı, bu gerçeğe o açıdan bakılmalı ve bu gerçek o açıdan tanınmalıdır.)

Çok güç oluşan münbit toprak tabakası hafriyatta çıkarıldığında, onun yararlı bir yere tahsisi ispat edilmedikçe, Almanlar’ın ev yaptıran kişiye iskan raporu vermedikleri; o kişiye, “Vatan yalnız sınırlardaki topraklar değil, bütün topraklarımızdır,” denildiği söylenir. Ne güzel bir davranış.

Peygamberimiz savaşlarda sakınca gördüğünde oruç tutmaz, bozar ve Ashab’a da bozdururdu. Ebu Talha kahramanların en güzidelerindendi; düşmana karşı güçlü olmak için savaşa oruçlu olarak çıkmazdı. Peygamberimiz’in vefatından sonra Müslümanlar güçlendiklerinden, daima oruçlu oldu. Oruç İslam’ın beş koşulundan biri olduğu halde, onda insanın kişisel çıkarı olduğundan terkedilir, müslümanların yararı tercih edilirdi. Bunda müslümanlara çok değerli bir ders vardır.

İslam’da yasak olan, ırkçılıktır. Kur’an’da, Şuuben: “Milletler” buyuruluşu, Peygamberimiz’in “Milletin şereflisi, ona hizmet edendir,” deyişi, milliyetin bu kapsama girmediğini göstermektedir (ayrılığa alet edilmemek, eşitliği yaralamamak kaydıyla). İslam; kendimize, ailemize, vatanımıza, milletimize, devletimize, İslam ve insanlığımıza zararlı şekilde tefsir edilemez. Çünkü bu din, bunların hiçbirine zarar vermek için gelmemiştir. Ayrıca hiç kimse bu dine, bunlara zararı dokunsun diye girmemiştir ve giremez. Yararlı tefsir hatalı bile olsa, niyet temiz olduğundan; ameller niyetlere göre değerlendirileceğinden; sevaplar günahları gidereceğinden ötürü, o kişiye bundan bir zarar düşünülemez. Cennet, bunlara zararlı olanların yeri değil, yararlı olanların yeridir.

Ahmet KAYHAN

7 Temmuz 2011 Perşembe

Rüyetullah


Rüyetullah (Allahı görmek), ilahi sıfatları görmektir. Bu görüş iki çeşittir: Biri, öbür dünyada vasıtasız olarak Cemal sıfatının tecellisini görmek, diğeri de bu dünyada kalb aynası aracılığı ile ilahi sıfatların tecellisine ermek. Bu sıfatlar, “Kalb(Fuad) gördüğünü yalanlamadı” (Necm, 53:11) ayetinde bildirildiği üzere, kalp (fuad) gözüyle gö rülür. Bu konuda, şu hadisi şerifi de anmakta yarar vardır: "Mümin, Müminin aynası dır."

Burada birinci mümin, inanan kulun kalbi olup, ikincisi Cenabı Hakk’ın isimlerindendir. Her kim bu alemde sıfat tecellisine ererse, öbür alemde şekilsiz olarak zatını görür.

Bu anlatılanlar, Allahın sevgili kulları tarafından doğrulanmıştır.

Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar:

“Rabbimi, Rabbimle anladım.”

Hz. Ömer şöyle der:

“Kalbim Rabbimi, Rabbimin nuru ile gördü.”

Hz. Ebubekir şöyle der:

“Ben hiçbir şey görmedim ki, Allahı onda görmüş olmayayım.”

Hz. Ali şöyle der:

“Ben, görmediğim Allaha ibadet etmem.”

Bütün bu sözler, ilahi sıfatların gözlemini anlatır. Çünkü bir kimse, pencereye düşen güneşin ışığını görse ve “Güneşi gördüm” dese, yalan olmaz.

Marifet


Marifet, nefsin kara perdesini kalp aynasından açmak ve onu temizlemekle hasıl olur. O zaman Allahın Cemalinin gizli hazinesi gözükmeğe başlar, kalp sırrının özünde gözükür.

Allahü Teala, bir kudsi hadiste şöyle buyuruyor: "Ben, gizli bir hazine idim. Zatıma irfan duygusu taşınmasını istedim. Halkı, bunun için yarattım."

Bundan anlaşılıyor ki Allah insanı, marifeti (bilinmekliği) için yarattı.

Marifet, yani irfan sahibi olmak, iki şekilde anlatılır: Biri Allahın zatına, öbürü de sıfatma karşı irfan sahibi olmak.

Allahın sıfatına karşı arif olmakla, dünya ve ahirette cismin alacağı tad vardır. Ama onun zatına karşı irfan duygusunda, öbür alemde mukaddes ruhun alacağı haz var dır. Ayeti kerimede şöyle buyurulmuştur: “Biz onu kudsi ruhla teyid ettik” (Bakara, 2:87). Allahın zatına karşı irfan duygusu taşıyanlar, kutsal ruhla kuvvet bulmuşlardır.

Anlatılan bu marifet, ancak iki yönlü ilimle meydana gelir: Zahiri ilim, bir de batıni ilim. Anlatılanların gerçekleşmesi, bu iki ilme bağlıdır.

Peygamber Efendimiz, bu iki ilmi anlatırken şöyle buyurmuştur: “İlim, ikiye ayrılır. Biri dilde olur ki bu, Allahın kulları üzerindeki delilidir. Bir de kalbde olan ilim vardır ki, amaçların hasıl olması için, yararlı olan da budur.”

Kalemi Ala, Levhi Mahfuz


Kalemi Ala (Yüce Kalem), yaratıklara ait beliriş yerlerinde, Hakkın tayinlerinin, belirleyişlerinin öncesidir. Kalemi Ala, bir modeldir. Levhi Mahfuzda onun için ne ge rekli ise, onun şeklini alır. Akıl, Kalem yerindedir, nefs Levh yerindedir.

Şu hadisi şeriflere bakalım:

1. “Allah, önce Aklı yarattı.”

2. “Allah, önce Kalemi yarattı.”

3. “Allah, önce Resulünün ruhunu yarattı.”

Demek ki Aklı Evvel, Kalemi Ala ve Ruhu Muhammedi, tek cevherden ibarettir. Ancak bu tek cevher, yaratıklarla ilgili olduğunda Kalemi Ala, mutlak yaradılışla ilgili olduğunda Aklı Evvel, İnsanı Kamil ile ilgili olunca da Ruhu Muhammedi ismini alır.

Levhi Mahfuz (Korunmuş Levha), Hakka bağlı ilahi bir nurdur. Kainat kitabının aslı, Levhi Mahfuza yazılmıştır. Bütün varlıkların asıl baskısı odur.

Heyula, herşeyin ilk cevheridir. Levhi mahfuz, heyülanın anasıdır. Levhi Mahfuzda bulunmayan hiçbir şekil, heyula için gerekli değildir. Bir şekil, bir suret heyula için gerekli olduğu zaman ise, Kalem, o suretin icadını Levhi Mahfuza yazar.

Levhi Mahfuz, Nefsi Küldür (yani tümel nefstir). Kalemi Ala ise, Aklı Evveldir.

Levhi Mahfuzda yazılı olan Kader (ya da mukadder şeyler), iki çeşittir: Değiştirilmesi mümkün olmayan kader, değiştirilmesi mümkün olan kader. Birincisi, ilahi sı fatların bu dünyadaki gerekleridir. Bunların değiştirilmesine imkan yoktur. Değişebilen kader ise, bu alemin özelliklerinin bir gereğidir, eğer normal şekilde yürürse, Levhi Mahfuzda yazılı olan yerini bulur. Bazen de ilahi kudret, yürütmeyi durdurur.

Levhi Mahfuz deyimi ile anlatılan İlahi Nur, Allahın Zat nurudur. Zatının nuru ise aynen zattır.

Onda bölünme ve parçalanma olamaz. Zira o. Mutlak Haktır, Mutlak Gerçektir.

Bu anlatılırken. Nefsi Külli deyimi kullanılır. Bu yüzü ise. Mutlak Halktır. Elbet o, Levhi Mahfuzda Kuranı Meciddir" (Büruc, 85:21-22) ayetinde Kurandan kasıt, nefstir, yani yüce zatın nefsidir. Bu, İnsanı Kamilin nefsidir ve Nefsi Kül ile, Levhi Mahfuzdadır.

Ahmet KAYHAN

6 Haziran 2011 Pazartesi

Vakitsiz düşsel avuntular.

Yankılı seslerin kaybolan dingilliği,dinlenmek için zaman kolluyor. Ve bunun için sende,bende ya da adını anmaya gerek duymadığın hiçlikte -ki adını telafuz edemeyeceğin bir unutkanlıktandır hiçlik, böylesi zamanlarda yanında hiç eksik olmayan bir yalnızlık belirir.
Anlarsın!
Yalnızlık,kendi içinde koca bir yalnızlığa dönüşmüşken,dolanan sen değilsindir.
Anlarsın!
Yalnızlık,aslında kendini avutmaktır.
Anlarsın!
Yalnızlığın,kanlı muhaberelerden sonra,cesetlerin üzerine basa basa bir başka dünyalının arayışında ki kan emicidir.
Anlarsın!
Yalnızlık, olduğundan daha umman bir denizdir.
Anlarsın!
Yalnız başına bir hiçsindir.
Anlarsın!
Yalnız olan bir tek sen değilsin.

Anlamak istemezsin.
Çünkü;alışkanlıklar senden önce de vardı.
Çünkü;köşe başında beklediğin sevgilinin hayali ve sonrası kederi sana fazla gelmekte.
Çünkü;bir gece vakti,bozulan kapı zilini arşınlayan elin sana ait olduğunu bilirsin.
Çünkü; bitmemiş bir şarkının umudu vardır hep yürekte.
Çünkü; sığınacak bir tek "o" olsa bile,isyankarsındır.
Çünkü; durmasını bilmeyen egolar kaplamış bedenini.

Zaman sonra kendini,paslı bir aynada göz göze geleceğin bir duruşun provasını yaparken bulursun.
İşte bu yüzden,Maktülün gözlerinde,kendinden sonrasına bıraktığı o son bakışın aslında son olmadığını,
İşte bu yüzden,martının ağzından düşürmemek için uğraş verdiği,ağırlığından fazla -ki balığın içinde barındırdığı bir başka balığın da hikayesinin olduğunu,
İşte bu yüzden; umarsız bakışların,aslında kendisi olmadığını,
İşte bu yüzden; yazmak için yazılan onca kelimelerin mutlak bir amaca ulaşmak olduğunu,
İşte bu yüzden; isyan etmemek ve sana inancımı kaybetmemek için,yarım kalmış bir şarkıya neden gözyaşı döktüğümü,
Anlarsın!

Saygılar özümüzdeki yabancılara... (bulutsuzluk)

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Olmadığın bir şeyle özdeşleşmek egonun oluşmasıdır.


Egonun anlamı, senin olmadığın bir şeyle özdeşleşmendir. Bir kimse her ne ise, onunla öz- deşleşmeye ihtiyacı yoktur. Onunla özdeşleşmeye gereksinimin yoktur: Sen zaten osun.

Bu nedenle, ne zaman bir özdeşleşme varsa, bunun anlamı onun başka bir şeyle — olma- dığın bir şeyle — olduğudur. Kişi bedenle, zihinle özdeşleşebilir. Ancak, kişi özdeşleştiği anda, kişi kendi içinde kaybolmuştur. Egonun anlamı budur. Ego bu şekilde oluşturulur ve kristalleştirilir.

Ne zaman “ben” dersen, bir şeyle — bir isimle, bir şekille, bir bedenle, bir geçmişle; zihinle, düşüncelerle, anılarla — özdeşleşme vardır. Derin bir özdeşleşme vardır; sadece o zaman “ben” diyebilirsin. Şayet başka bir şeyle özdeşleşmezsen ve kendin olarak kalırsan, o zaman “ben” diyemezsin; “ben” sadece kaybolur.

“Ben” kimlik demektir.

Kimlik tüm esaretin temelidir. Özdeşleş ve bir hapishanede olacaksın.

Kimliğinin kendisi senin zindanın olacaktır. Özdeşleşme, bütünüyle kendin olarak kal ve özgürlük oradadır. O yüzden esaret budur; ego esarettir ve egosuzluk özgürlüktür. Ve bu ego, senin olmadığın bir şeyle özdeşleşmenden başka bir şey değildir. Örneğin, herkes kendi ismiyle özdeşleşmiştir ve herkes bir ismi olmadan doğar. Sonra isim o kadar önemli hale gelir ki kişi ismi uğruna ölebilir.

Bir isim nedir? Ancak özdeşleştiğin an o çok önemli hale gelir. Ve herkes ismi olmadan, isimsiz doğar. Veya şekli ele al; herkes kendisinin şekliyle özdeşleşmiştir. Her gün aynanın önünde duruyorsun. Ne görüyorsun, kendini mi? Hayır. Hiçbir ayna seni gösteremez. Sadece özdeşleştiğin şekli gösterir. Fakat insan zihni o kadar aptaldır ki her gün şekil sürekli olarak değişir ve sen asla yanılsamadan kurtulamazsın.

Sen bir çocukken şeklin neydi? Annenin rahmindeyken şeklin neydi? Anne babanın tohu- muyken şeklin neydi? Şayet senin için bir resim çekilmiş olsaydı annenin rahmindeki yumurtanı tanıyabilir miydin? Tanıyabilecek miydin? Ve “Bu benim,” diyecek miydin? Hayır ama geçmişte bir yerlerde bu yumurta ile özdeşleşmiş olmalısın... Doğdun ve şayet ilk çığlık senin için yeniden üretilebilseydi onu tanıyıp, “Bu benim çığlığım,” diyebilecek miydin? Hayır, fakat o senindi ve sen bununla özdeşleşmiş olmalıydın.

Ölmekte olan bir adamın önünde bir albüm yapılabilseydi... Sürekli değişen bir şekil; bir süreklilik vardır fakat yine de her an bir değişiklik... Beden her yedi yılda bir tamamen, bütünüyle değişiyor; hiçbir şey aynı kalmaz, tek bir hücre bile. Hâlâ, hâlâ biz, “Benim şeklim bu, bu benim,” diye düşünürüz. Ve bilinç şekilsizdir. Biçim sürekli olarak değişen ve değişen ve değişen — tıpkı elbiseler gibi — dışarıdaki bir şeydir.

Özdeşleşmek egodur. Eğer hiçbir şeyle — isimle ya da biçimle ya da herhangi bir şeyle — özdeşleşmezsen, o zaman ego nerededir? O zaman sen varsın ve yine de sen yoksun. O zaman sen mutlak saflığının içindesin ama ego yoktur. Bu yüzden Buda özü, özsüz olmak olarak adlandırmıştır; ona anatta, anatma demiştir. “Ego yoktur, bu yüzden kendini atma olarak bile adlandıramazsın. Kendini ‘ben’ olarak da adlandıramazsın; ‘ben’ yoktur. Sadece saf varoluş vardır,” demiştir. Bu saf varoluş özgürlüktür.

1 Ağustos 2010 Pazar

Hasb-i hal


Kamış ile Hasb-i hal

Kalemimin ucuna düşmüş siyah nur,
Ben ‘elif’ yazarım, O ise ‘lâm’.
Denizde med-cezir misâli.
An-bean meşkûl bir gârip safderûn.

Ne derdi vardır ki,bilinmez, sezilmez, varılmaz kâdrine velâkin.
Farzâ; ‘Bismillah’ deyip başlarız hatt-I dest`e lâkin ‘Yâ!’ demeden,
Vardirir bizi ‘Lâ!’ ya ‘Estağfirullah’

Nedir hikmet-i efgan, vallâhi şaştım bu tezâdlığa.
Ne diller döktüysem fayda vermedi, gitti.
Ne ney(i), ne gül(ü), ne de belâbil(i) derdine şifâ oldu.

Velhasil,
Bizim mektûf kamış derde dûçar, derman vermez olmuş mürekkebe!

Ey dost, gel biz fil-hâl ‘Vesselâm’ deyip,
Hasb-el lüzûm sözü özüne emanet edelim.
Lâkin ile-l-ebed nasib`ten ötesi suâl olunmaz.


• Şu Ney”in neler söylediğini can kulaği ile dinle, o ayrılıklardan şikâyet etmededir.
• Ney kendisine has bir dille, hal dili ile diyor ki: “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri, feryadimdan, duygulu olan erkek de, kadin da inlemekte, ağlamaktadır.Şu var ki beni dinleyen her insane, benim neler dediğimi anlayamaz,
• Benim feryadımi duyamaz.Beni anlamak, beni duymak için,ayrılık acısı çekmiş, gönlü yaralanmış, içli bir insan isterim ki, acılarımı, dertlerimi ona anlatayim.(Mesnevi)

Semra Arık

15 Eylül 2009 Salı

Altın Oran ve Kabe Mucizesi


Facebook’ta dolanıp duran bir video var, Kabe Mucizesi diye. Kutsal değerlerin bilimsel açıklaması olarak, bir belgesel yapıyorlarmış.2009 Eylül de yayınlacakmış.
Video’da “altın oran” diye bir matematiksel hesap ile “altın nokta” adı verilen yerleri tespit ediyorlar.İzleyince, insanın aklına bin türlü şey geliyor.
Tam hatırlamıyorum ama bir çeşit matematik ile kutsal kitaptaki bir çok şeyi, kendine çevirebiliyordu insanlar.Kendi adının şu kadar geçtiği, işte ayetlerde işaret edildiği vb. Bununla ilgili bir kaç makale okumuştum fakat şimdi bulamadım örneklemek için.

Altın Oran ile ilgili Wikipedia şu bilgileri vermiş ;
Altın oran, doğada sayısız canlının ve cansızın şeklinde ve yapısında bulunan özel bir orandır. Doğada bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, yüzyıllarca sanat ve mimaride uygulanmış, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır. Doğada en belirgin örneklerine insan vücudunda, deniz kabuklulularında ve ağaç dallarında rastlanır.Fibonacci sayıları (0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, 987, 1597, 2584, 4181, 6765… şeklinde devam eder) ile Altın Oran arasında ilginç bir ilişki vardır. Dizideki ardışık iki sayının oranı, sayılar büyüdükçe Altın Oran’a yaklaşır.Fibonacci ardışıkları, Altın Oran ilişkisi yorumlamasıdır.Bundada oran ne olursa olsun her oranın değeri 1.618 dir ,değişmez
İnterneti biraz daha kurcalayınca, Altın Oran’ın bir çok önemli eserde de rastlanan bir sayı olduğu bilgisini edindim. Piramitler, Mona Lisa tablosu, Süleymaniye ve Selimiye Camii’lerinin minareleri bunlara örnek olarak verilmiş.

Bu iki hesaplama şekliyle, bir çok insanın aklında bir çok soru ve hayranlık uyandırılabilir. Hatta kutsal bir mekan ile ilgili bilgiler işlendiğinden, bunu reddetmek aptallık olarak da algılanabilir.Yada kişiler bunu hesapladığında, ortaya farklı bir şey çıkarsa ve siz buna inanmazsanız “dinsiz, imansız, kafir vb.” yaftalar yapıştırılabilir.
Belgesel yayınlandıktan sonra, matematikçilerin yorumları bize en faydalı bilgi olacaktır kuşkusuz.Ek olarak belirtme gereği duyuyorum ki; ben Kuran’ın bir mucize olduğuna ve içeriğindeki her şeyin, bilime ışık tuttuğuna inanan bir insanım.

12 Temmuz 2009 Pazar

Vahdet-i Vücut

“Lâ mevcude illa hu” (Ondan başka mevcut yoktur.) diyerek varlığın ancak Allah’a mahsus olduğunu esas alan ve mahlukatın varlığını kabul etmeyen bir tasavvuf ekolüdür. Ekolun kurucusu Muhyiddin-i Arabî hazretleridir. Sadeddin Konvevî hazretlerinin dışında bu yola giren büyük zatlara rastlanmaz. Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin bazı görüşleri kendisinden sonra gelen tasavvuf ehlince benimsenmiş olmakla birlikte bu yol, diğer tarikatlar gibi, büyük kitlelerin tâbi olduğu bir meşrep halini almamıştır. Vahdet-i vücut meşrebinde Allah namına mahlukat inkâr edilirken, materyalistler ve tabiatçılar bu meşrebi o büyük velinin anlayışına taban tabana zıt bir yola çekerek, tabiat namına Allah’ı inkar yoluna girmişlerdir.

Önce, vahdet ve vücut kelimeleri üzerinde biraz duralım. Vahdetin sözlük anlamı, birlik’tir. Zıt anlamı “kesret”, yâni çokluktur. Meselâ, beş farklı harf bir kesrettir, ama bunlar tevhit edilerek bir kelime halini alırlarsa vahdete erilmiş olunur. Kâinat kitabı denilen bu âlemde, bu mânânın sonsuz misalleri vardır. Yüzlerce dal bir ağaç olarak karşımıza çıkarken, milyarlarca hücre bir bedende birleşiyorlar. Bir olan Allah’ın mukaddes varlığı için “vacib-ül-vücut”, kesret dairesini meydana getiren mahlûkatının varlığı için ise “mümkin-ü’l-vücut” tabirleri kullanılır. Vacip; varlığı kendinden olan, bir başkasının var etmesiyle var olmaktan münezzeh bulunan, ezelî ve ebedî var olan Allah’ın varlığı.

Mümkin; varlığı, yaratıcısının var etmesiyle tahakkuk eden, o dilediğinde hemen yok olmaya mahkûm, bu cihetle varlığı ile yokluğu yaratıcısının kudretine nispetle eşit bulunan mahlûkatın varlığı. İşte vahdet-i vücut meşrebindeki bir velî, “istiğrak” dediğimiz mânevî sarhoşluk hâline girdiğinde varlığı sadece vacip varlığa hasreder, mümkinin varlığını inkâr eder. “Lâ mevcude illâ hu” yâni “Ondan başka varlık yoktur.” der. Bu sözün cezbe hâlinde, mânevî sarhoşluk hâlinde söylendiği açıktır. Zira, Ondan başka varlık olmasa, bu sözün de söylenememesi gerekirdi. Ama, bu sözü söyleyen zât o anda bunu da düşünecek halde değildir. İstiğrak halinin bir gölgesi günlük hayatımızda da bazen kendini gösterir.

İlmî bir eseri okuyan insan kendini mânâya kaptırdı mı, artık kelimeleri bir bakıma görmez olur. Onları hatırlamaz, onlarla meşgul olmaz. O her şeyiyle ilme dalmış, onda gark olmuştur. O anda kitabı unuttuğu gibi, onu tutan parmaklarını, ona bakan gözlerini de unutmuştur. Vahdetü’l vücut için, Mesnevî-i Nuriyye’de “Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir.” buyrularak bu meşrebin akıl ile izah edilemeyeceğine dikkat çekilir. Bir aynayı güneşe karşı tuttuğunuzda güneş o aynada görünür. Onun nuruyla ayna da aydınlanır. O da ışık saçmaya başlar. Bu ayna şuurlu olsa, güneşin nurunu kalbinde taşır, ona iman eder ve kendisindeki bütün renklerin, ışığın, hararetin hep ondan geldiğini bilir, ona minnettar olur. Bu şuurlu aynanın güneşe doğru yaklaştığını farz edelim.

Yaklaştıkça güneşten daha fazla ışık alacak, daha çok parlayacak, diğer yandan, daha fazla ısınacak, yanacaktır. Ayna güneşe yaklaştıkça onda, güneşin görüntüsü dışında kalan saha gittikçe azalır. Ve sonunda aynanın tamamı güneşin nuruyla dolar. Artık onun kalbinde başkasına yer yoktur. Yaklaşma devam ettikçe, ışığın şiddetinden ayna kendini göremez olur. Şiddetli hararet ve nur ile kendinden geçer, istiğrak hâline girer. Artık ne kendisi kalmıştır ortada, ne de ışığı. İşte o ayna bu halde iken, “Güneşten başka bir şey yoktur.” derse, bu onun mânevî sarhoşluğunun ifadesidir.

Risale-i nur Külliyatından Mektûbat’ta, “kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi aklî ve kavlî ve ilmî sûretine çevirmemek” gerektiği önemle vurgulanır. Ve Lem’alar’da bu mânâyı teyit için, “bu mesele-i vahdetü’l vücudu şimdiki insanlara telkin etmek ciddi zarar verir.” denilerek çoğu insanımızın maddede boğulduğu, sebeplere gereğinden çok fazla önem verdiği bu gaflet zamanında bu meşrebi insanlara telkin etmenin ters sonuçlar vereceğine şöylece dikkat çekilir:

O meşrep, daire-i esbaptan geçip, terk-i mâsiva sırrıyla, mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın istiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşrebdir. Bu meşrebi esbab içinde boğulanların ve dünyaya aşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir sûrette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyyeden uzaklaştırmaktır.” Hani bazı ilâçlar vardır, üzerine not düşülmüştür; “Çocukların ulaşamayacağı yerlerde muhafaza ediniz.” diye. Bu meşrep de öyle. Şartı, “ehass-ı havas” yâni hasların hası olmak. Velâyetin en ileri derecelerinde bulunmak. Onlara da her zaman tavsiye edilmiyor.; sadece istiğrak-ı mutlak hâlinde geçerli.

Yâni tevhit denizinde tam gark olup, o deryada boğulup, Allah’tan gayrı ne varsa hepsinden alâkayı kestikleri zaman “lâ mevcude illâ hu” diyebiliyorlar. İlk cümlede o mümtaz zevatı pervasızca tenkide cür’et edenlere hadleri bildiriyor: Ehass-ı havasın mazhar olduğu salih bir meşrep” ifadesiyle... Elimize bir meyveyi düşünelim. Bu meyve halk (yaratma) fiiliyle var olmuş ve onda Hâlık ismi tecelli etmiştir. Bu fiil ve bu tecelli olmasa o meyve vücuda gelemez. İşte bizim ilmen, fikren düşündüğümüz bu mânâyı o mümtaz zâtlar hissederler, yaşarlar, o hâl ile hallenirler ve cezbe hâlinde o meyvenin yokluğuna hükmederler. İstiğrak hâlinden çıkınca meyvelerini âfiyetle yer ve Rezzâk olan Allah’a şükrederler. İstiğrak hâlinde şükür de yoktur.

Zira, ne meyve vardır ne insan. Nur Külliyatında bu meşrebin “salih” olduğu, mensuplarının da ehass-ı havas oldukları zikredilmekle birlikte, bu meşrebin zannedildiği gibi en ileri bir hakikat yolu olmadığına da bilhassa dikkat çekilir. “Hulefa-i râşidinden ve eimme-i müçtehidinden ve selef-i sâlihînin büyüklerinden o meşreb sarihen görünmüyor.” denilerek bu meşrebin hususî kaldığı, umuma mâl olamadığı vurgulanır. Ne sahabeler, ne mezhep imamları, ne de asırlarına yön vermekle vazifeli, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Abdulkadir-i Geylânî gibi mümtaz zâtlar böyle bir yolda gitmişlerdir. Onlar bütün gayretlerini nübüvvet vazifesi dediğimiz, insanları irşat etme, ikaz etme, hakkı sevdirme, bâtıldan nefret ettirmede merkezleştirmişlerdir. Bu kutsî vazife ise istiğrak değil, sahv yâni uyanıklık hâlinde icra edilebilir. Nitekim, Muhyiddin-i Arabî de “Bizim mertebemize çıkmayan kitabımızı okumasın.” buyurmakla, meşrebinin hususî kaldığını beyan etmiş bulunuyor.

Nur Külliyatında dikkat çekilen önemli bir nokta da, bu meşrebe giren bir velînin sadece Allah’a imanda terakki ettiği, buna karşılık diğer iman rükünlerini düşünmemekle yahut hayal saymakla onlardan gereken feyzi alamadığıdır. İstiğrak hâlinde söylenen “lâ mevcude illâ hu” sözünün uyanık halde söylense diğer beş iman rüknünün dikkate alınmaması sonucu doğar. Öte yandan, bu meşrebi uyanık halde iddia etmek, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerini hayal ve vehim derecesine indirmek gibi büyük bir cinayettir. Rızık hayal olunca Cenâb-ı Hakk’ın rezzakiyeti de, hâşâ, hakiki olmayacaktır.

Mahlûkata hayal dediniz mi Allah’ın yaratıcılığı da hayalî olur. Hayâlî şeyleri yaratmak için sonsuz bir kudret, irade gerekmeyeceğinden bütün ilâhî sıfatların ulviyetleri de gizlenecektir. Sadece Allah’ın zâtına nazar edilmekle, sıfatlara, fiillere, isimlere ve onların tecelli ettiği olan mahlûkata bakılmayacaktır. Bunun ise velâyette yüksek bir meşrep olmayacağı açıktır.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Sıfırın oluşumu .

Sıfır arapçadan gelmedir.sıfır arapçada ''sifr'' olarak okunur.
islamiyetin tarihi ile eş zamanlı,bugunkü sıfırla ilgili eldeki en eski yazılı kaynak,ilkkez 628'de(bu islamiyette hudeybiye anlaşamasının imzalandığı tarihtir.) Arabhatiya isimli hintli olduğu zannedilmiş bir matematikçi tarafından kullanıldığıdır..Sıfırın insanlığa bahşedilmesi Kur'an'nın indirilmesiyle aynı döneme ve aynı bölgee olmuştur.bu bir tesadüf değildir.
Sıfır-soluna konduğunda 1'i on kat küçülten, sağına konduğunda 1'i on kat büyülten sihirli tanrısal bir rakamdır.Tekamül ,solunda duran sıfırı sağına alma süreci 1'in değeri 100 kat artıyor.
%1'ken %100 oluyuorsun,yani tekamül ediyorsun.ahiret hesapları ,tamamen bir matematik hesabıdır.

Tekamül aritmeği 01-09 yani sıfır bir dokuz sıfır'dır. ahiret hesaplaması bu formül temel alınarak gerçekleşir.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Tanrı 'nın Doğum Günü..


Yeryüzünde işler hiç iyi gitmiyordu.Dünya gergin, insanlar mutsuzdu…Artık zamanı gelmişti…Tanrı, imajını değiştirmesi için bir reklam ajansıyla anlaştı.Genç reklamcı ile chat’leşmeye başladılar.Çocuk, “Nasıl olur da Tanrı insanla chat yapar?” diye sordu.“Musa ile çalılıklar arasından konuşmuştum, seninle de internetten yazışıyorum. Şaşılacak bir şey yok” dedi.


TANRI'NIN DOĞUM GÜNÜ, böyle başlıyor ve her sayfasında okuyucusunu biraz daha içine alarak kendine hapsediyor. Güzeldünya Kitapları'nın ilk eseri olan bu kitap, saatler süren bir chat'ten sonra müthiş finaliyle kişiyi kucaklıyor, hayata bakışını baştan aşağı değiştiriyor. Kimine göre roman tadında bir araştırma, kimine göre NLP'nin ulaştığı son nokta, kimine göre bir tür tefsir ya da hayat bilgisi kitabı. Adını ne koyarsanız, o. Nereden geldim, nereye gidiyorum? sorusuna bu kadar açık ve yalın cevap veren bir eser yazılmadı.


TANRI'NIN DOĞUM GÜNÜ, Burak Özdemir'in üçüncü eseri. Yıl 2102 ve Türklerim Diken Diken Oldu kitaplarını bir solukta okuyan tiryakilerinin bile tüylerini diken diken edecek bir eser, TANRI'NIN DOĞUM GÜNÜ… “Ya sonra?” sorusunun kitabı…***Kainatın en deneyimli metin kodlayıcısı Tanrı, kitabı Kur’an’a yerleştirdiği kriptoları bu kitapta birer birer deşifre ediyor. 19’un üzerindeki gizem perdesini kaldırıp kader denklemini çözüyor, “cehennem”i açıklıyor: “Cennetten kovulmadığın gibi cehenneme de sürülmeyeceksin. Yer, gök ve ikisi arasındakiler… Tüm bu yatırım, senden bir günahkâr yaratmak için değildi.” ***İlk defa “internete” işaret eden ayet… Hastalıkların ilahi şifa kaynağı… Kur’an’daki Reiki… Başörtüsü ayetinde bugüne kadar fark edilmeyen ayrıntı… İslami terör algısında Üsame bin Ladin denklemi… İsa’dan haberler, “Deccal”in kimliği…



Müthiş tespitler:-Dinlere alerjisi olan insanlar laik olamaz. Çünkü, laiklik dünyada dinler varolduğu için var olmuştur. Dinler olmasaydı, dinle devlet işlerinin ayrılması diye bir konu da olamazdı.-En büyük aşk, en çok öğrendiğin ilişkidir. Sende etki bırakmayan, adını bile hatırlamadığın ilişkiler ise öğrenemediklerin...


Aşk, öğrenmektir. Aşk, birlikte öğrenmektir.- Piyangoda ikramiye, bilete değil kişiye çıkar. 10 tane bilet alman bir şey değiştirmez. Sana çıkacaksa, sana çıkacaktır zaten. Para, sana öğretmen olarak tayin edilmediyse büyük bir servete ihtiyacın da yoktur.-Ateist olacaksan da sağlam bir ateist ol. Bunu bin yıllık klişelerle değil sana yakışan daha diri argümanlarla yap. Sana tezimi anlatıyorum. Bunları, tezin ne olduğunu bilmeden, iyi bir anti-tez yaratamayacağın için yapıyorum.Derin şüphelerin cevapları:-Sünnet hareketi, Kur’an’ın yalnızlaştırma planı mı?-Bebekken ölenler Tanrı’ya isyan etmeyecek mi?-İndigo çocuklar ve ardındaki enteresan sır…-Gerici enerji İslam’a izinli mi sızdı? Ahirzaman sınavı bu mu?Ve son söz…Elif, Lam, Mim… Bu harflere dikkatle bakın, yakında onlar dünyayı değiştirecekler…

12 Ocak 2009 Pazartesi

Kör kuyu

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine
düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin
ağırlığını çekemedi ve güm.

Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Ayıptır
söylemesi, anırdı yani. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.

Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek. Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe
döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha
yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu.
Köylüler ağzıaçık bakakaldı.
* * *
Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır.
(Ne bazeni, çoğu zaman.)
Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.
Bunlarla başetmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp
silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile…….