23 Ağustos 2010 Pazartesi

Olmadığın bir şeyle özdeşleşmek egonun oluşmasıdır.


Egonun anlamı, senin olmadığın bir şeyle özdeşleşmendir. Bir kimse her ne ise, onunla öz- deşleşmeye ihtiyacı yoktur. Onunla özdeşleşmeye gereksinimin yoktur: Sen zaten osun.

Bu nedenle, ne zaman bir özdeşleşme varsa, bunun anlamı onun başka bir şeyle — olma- dığın bir şeyle — olduğudur. Kişi bedenle, zihinle özdeşleşebilir. Ancak, kişi özdeşleştiği anda, kişi kendi içinde kaybolmuştur. Egonun anlamı budur. Ego bu şekilde oluşturulur ve kristalleştirilir.

Ne zaman “ben” dersen, bir şeyle — bir isimle, bir şekille, bir bedenle, bir geçmişle; zihinle, düşüncelerle, anılarla — özdeşleşme vardır. Derin bir özdeşleşme vardır; sadece o zaman “ben” diyebilirsin. Şayet başka bir şeyle özdeşleşmezsen ve kendin olarak kalırsan, o zaman “ben” diyemezsin; “ben” sadece kaybolur.

“Ben” kimlik demektir.

Kimlik tüm esaretin temelidir. Özdeşleş ve bir hapishanede olacaksın.

Kimliğinin kendisi senin zindanın olacaktır. Özdeşleşme, bütünüyle kendin olarak kal ve özgürlük oradadır. O yüzden esaret budur; ego esarettir ve egosuzluk özgürlüktür. Ve bu ego, senin olmadığın bir şeyle özdeşleşmenden başka bir şey değildir. Örneğin, herkes kendi ismiyle özdeşleşmiştir ve herkes bir ismi olmadan doğar. Sonra isim o kadar önemli hale gelir ki kişi ismi uğruna ölebilir.

Bir isim nedir? Ancak özdeşleştiğin an o çok önemli hale gelir. Ve herkes ismi olmadan, isimsiz doğar. Veya şekli ele al; herkes kendisinin şekliyle özdeşleşmiştir. Her gün aynanın önünde duruyorsun. Ne görüyorsun, kendini mi? Hayır. Hiçbir ayna seni gösteremez. Sadece özdeşleştiğin şekli gösterir. Fakat insan zihni o kadar aptaldır ki her gün şekil sürekli olarak değişir ve sen asla yanılsamadan kurtulamazsın.

Sen bir çocukken şeklin neydi? Annenin rahmindeyken şeklin neydi? Anne babanın tohu- muyken şeklin neydi? Şayet senin için bir resim çekilmiş olsaydı annenin rahmindeki yumurtanı tanıyabilir miydin? Tanıyabilecek miydin? Ve “Bu benim,” diyecek miydin? Hayır ama geçmişte bir yerlerde bu yumurta ile özdeşleşmiş olmalısın... Doğdun ve şayet ilk çığlık senin için yeniden üretilebilseydi onu tanıyıp, “Bu benim çığlığım,” diyebilecek miydin? Hayır, fakat o senindi ve sen bununla özdeşleşmiş olmalıydın.

Ölmekte olan bir adamın önünde bir albüm yapılabilseydi... Sürekli değişen bir şekil; bir süreklilik vardır fakat yine de her an bir değişiklik... Beden her yedi yılda bir tamamen, bütünüyle değişiyor; hiçbir şey aynı kalmaz, tek bir hücre bile. Hâlâ, hâlâ biz, “Benim şeklim bu, bu benim,” diye düşünürüz. Ve bilinç şekilsizdir. Biçim sürekli olarak değişen ve değişen ve değişen — tıpkı elbiseler gibi — dışarıdaki bir şeydir.

Özdeşleşmek egodur. Eğer hiçbir şeyle — isimle ya da biçimle ya da herhangi bir şeyle — özdeşleşmezsen, o zaman ego nerededir? O zaman sen varsın ve yine de sen yoksun. O zaman sen mutlak saflığının içindesin ama ego yoktur. Bu yüzden Buda özü, özsüz olmak olarak adlandırmıştır; ona anatta, anatma demiştir. “Ego yoktur, bu yüzden kendini atma olarak bile adlandıramazsın. Kendini ‘ben’ olarak da adlandıramazsın; ‘ben’ yoktur. Sadece saf varoluş vardır,” demiştir. Bu saf varoluş özgürlüktür.

1 Ağustos 2010 Pazar

Hasb-i hal


Kamış ile Hasb-i hal

Kalemimin ucuna düşmüş siyah nur,
Ben ‘elif’ yazarım, O ise ‘lâm’.
Denizde med-cezir misâli.
An-bean meşkûl bir gârip safderûn.

Ne derdi vardır ki,bilinmez, sezilmez, varılmaz kâdrine velâkin.
Farzâ; ‘Bismillah’ deyip başlarız hatt-I dest`e lâkin ‘Yâ!’ demeden,
Vardirir bizi ‘Lâ!’ ya ‘Estağfirullah’

Nedir hikmet-i efgan, vallâhi şaştım bu tezâdlığa.
Ne diller döktüysem fayda vermedi, gitti.
Ne ney(i), ne gül(ü), ne de belâbil(i) derdine şifâ oldu.

Velhasil,
Bizim mektûf kamış derde dûçar, derman vermez olmuş mürekkebe!

Ey dost, gel biz fil-hâl ‘Vesselâm’ deyip,
Hasb-el lüzûm sözü özüne emanet edelim.
Lâkin ile-l-ebed nasib`ten ötesi suâl olunmaz.


• Şu Ney”in neler söylediğini can kulaği ile dinle, o ayrılıklardan şikâyet etmededir.
• Ney kendisine has bir dille, hal dili ile diyor ki: “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri, feryadimdan, duygulu olan erkek de, kadin da inlemekte, ağlamaktadır.Şu var ki beni dinleyen her insane, benim neler dediğimi anlayamaz,
• Benim feryadımi duyamaz.Beni anlamak, beni duymak için,ayrılık acısı çekmiş, gönlü yaralanmış, içli bir insan isterim ki, acılarımı, dertlerimi ona anlatayim.(Mesnevi)

Semra Arık

15 Eylül 2009 Salı

Altın Oran ve Kabe Mucizesi


Facebook’ta dolanıp duran bir video var, Kabe Mucizesi diye. Kutsal değerlerin bilimsel açıklaması olarak, bir belgesel yapıyorlarmış.2009 Eylül de yayınlacakmış.
Video’da “altın oran” diye bir matematiksel hesap ile “altın nokta” adı verilen yerleri tespit ediyorlar.İzleyince, insanın aklına bin türlü şey geliyor.
Tam hatırlamıyorum ama bir çeşit matematik ile kutsal kitaptaki bir çok şeyi, kendine çevirebiliyordu insanlar.Kendi adının şu kadar geçtiği, işte ayetlerde işaret edildiği vb. Bununla ilgili bir kaç makale okumuştum fakat şimdi bulamadım örneklemek için.

Altın Oran ile ilgili Wikipedia şu bilgileri vermiş ;
Altın oran, doğada sayısız canlının ve cansızın şeklinde ve yapısında bulunan özel bir orandır. Doğada bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, yüzyıllarca sanat ve mimaride uygulanmış, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır. Doğada en belirgin örneklerine insan vücudunda, deniz kabuklulularında ve ağaç dallarında rastlanır.Fibonacci sayıları (0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, 987, 1597, 2584, 4181, 6765… şeklinde devam eder) ile Altın Oran arasında ilginç bir ilişki vardır. Dizideki ardışık iki sayının oranı, sayılar büyüdükçe Altın Oran’a yaklaşır.Fibonacci ardışıkları, Altın Oran ilişkisi yorumlamasıdır.Bundada oran ne olursa olsun her oranın değeri 1.618 dir ,değişmez
İnterneti biraz daha kurcalayınca, Altın Oran’ın bir çok önemli eserde de rastlanan bir sayı olduğu bilgisini edindim. Piramitler, Mona Lisa tablosu, Süleymaniye ve Selimiye Camii’lerinin minareleri bunlara örnek olarak verilmiş.

Bu iki hesaplama şekliyle, bir çok insanın aklında bir çok soru ve hayranlık uyandırılabilir. Hatta kutsal bir mekan ile ilgili bilgiler işlendiğinden, bunu reddetmek aptallık olarak da algılanabilir.Yada kişiler bunu hesapladığında, ortaya farklı bir şey çıkarsa ve siz buna inanmazsanız “dinsiz, imansız, kafir vb.” yaftalar yapıştırılabilir.
Belgesel yayınlandıktan sonra, matematikçilerin yorumları bize en faydalı bilgi olacaktır kuşkusuz.Ek olarak belirtme gereği duyuyorum ki; ben Kuran’ın bir mucize olduğuna ve içeriğindeki her şeyin, bilime ışık tuttuğuna inanan bir insanım.

12 Temmuz 2009 Pazar

Vahdet-i Vücut

“Lâ mevcude illa hu” (Ondan başka mevcut yoktur.) diyerek varlığın ancak Allah’a mahsus olduğunu esas alan ve mahlukatın varlığını kabul etmeyen bir tasavvuf ekolüdür. Ekolun kurucusu Muhyiddin-i Arabî hazretleridir. Sadeddin Konvevî hazretlerinin dışında bu yola giren büyük zatlara rastlanmaz. Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin bazı görüşleri kendisinden sonra gelen tasavvuf ehlince benimsenmiş olmakla birlikte bu yol, diğer tarikatlar gibi, büyük kitlelerin tâbi olduğu bir meşrep halini almamıştır. Vahdet-i vücut meşrebinde Allah namına mahlukat inkâr edilirken, materyalistler ve tabiatçılar bu meşrebi o büyük velinin anlayışına taban tabana zıt bir yola çekerek, tabiat namına Allah’ı inkar yoluna girmişlerdir.

Önce, vahdet ve vücut kelimeleri üzerinde biraz duralım. Vahdetin sözlük anlamı, birlik’tir. Zıt anlamı “kesret”, yâni çokluktur. Meselâ, beş farklı harf bir kesrettir, ama bunlar tevhit edilerek bir kelime halini alırlarsa vahdete erilmiş olunur. Kâinat kitabı denilen bu âlemde, bu mânânın sonsuz misalleri vardır. Yüzlerce dal bir ağaç olarak karşımıza çıkarken, milyarlarca hücre bir bedende birleşiyorlar. Bir olan Allah’ın mukaddes varlığı için “vacib-ül-vücut”, kesret dairesini meydana getiren mahlûkatının varlığı için ise “mümkin-ü’l-vücut” tabirleri kullanılır. Vacip; varlığı kendinden olan, bir başkasının var etmesiyle var olmaktan münezzeh bulunan, ezelî ve ebedî var olan Allah’ın varlığı.

Mümkin; varlığı, yaratıcısının var etmesiyle tahakkuk eden, o dilediğinde hemen yok olmaya mahkûm, bu cihetle varlığı ile yokluğu yaratıcısının kudretine nispetle eşit bulunan mahlûkatın varlığı. İşte vahdet-i vücut meşrebindeki bir velî, “istiğrak” dediğimiz mânevî sarhoşluk hâline girdiğinde varlığı sadece vacip varlığa hasreder, mümkinin varlığını inkâr eder. “Lâ mevcude illâ hu” yâni “Ondan başka varlık yoktur.” der. Bu sözün cezbe hâlinde, mânevî sarhoşluk hâlinde söylendiği açıktır. Zira, Ondan başka varlık olmasa, bu sözün de söylenememesi gerekirdi. Ama, bu sözü söyleyen zât o anda bunu da düşünecek halde değildir. İstiğrak halinin bir gölgesi günlük hayatımızda da bazen kendini gösterir.

İlmî bir eseri okuyan insan kendini mânâya kaptırdı mı, artık kelimeleri bir bakıma görmez olur. Onları hatırlamaz, onlarla meşgul olmaz. O her şeyiyle ilme dalmış, onda gark olmuştur. O anda kitabı unuttuğu gibi, onu tutan parmaklarını, ona bakan gözlerini de unutmuştur. Vahdetü’l vücut için, Mesnevî-i Nuriyye’de “Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir.” buyrularak bu meşrebin akıl ile izah edilemeyeceğine dikkat çekilir. Bir aynayı güneşe karşı tuttuğunuzda güneş o aynada görünür. Onun nuruyla ayna da aydınlanır. O da ışık saçmaya başlar. Bu ayna şuurlu olsa, güneşin nurunu kalbinde taşır, ona iman eder ve kendisindeki bütün renklerin, ışığın, hararetin hep ondan geldiğini bilir, ona minnettar olur. Bu şuurlu aynanın güneşe doğru yaklaştığını farz edelim.

Yaklaştıkça güneşten daha fazla ışık alacak, daha çok parlayacak, diğer yandan, daha fazla ısınacak, yanacaktır. Ayna güneşe yaklaştıkça onda, güneşin görüntüsü dışında kalan saha gittikçe azalır. Ve sonunda aynanın tamamı güneşin nuruyla dolar. Artık onun kalbinde başkasına yer yoktur. Yaklaşma devam ettikçe, ışığın şiddetinden ayna kendini göremez olur. Şiddetli hararet ve nur ile kendinden geçer, istiğrak hâline girer. Artık ne kendisi kalmıştır ortada, ne de ışığı. İşte o ayna bu halde iken, “Güneşten başka bir şey yoktur.” derse, bu onun mânevî sarhoşluğunun ifadesidir.

Risale-i nur Külliyatından Mektûbat’ta, “kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi aklî ve kavlî ve ilmî sûretine çevirmemek” gerektiği önemle vurgulanır. Ve Lem’alar’da bu mânâyı teyit için, “bu mesele-i vahdetü’l vücudu şimdiki insanlara telkin etmek ciddi zarar verir.” denilerek çoğu insanımızın maddede boğulduğu, sebeplere gereğinden çok fazla önem verdiği bu gaflet zamanında bu meşrebi insanlara telkin etmenin ters sonuçlar vereceğine şöylece dikkat çekilir:

O meşrep, daire-i esbaptan geçip, terk-i mâsiva sırrıyla, mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın istiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşrebdir. Bu meşrebi esbab içinde boğulanların ve dünyaya aşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir sûrette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyyeden uzaklaştırmaktır.” Hani bazı ilâçlar vardır, üzerine not düşülmüştür; “Çocukların ulaşamayacağı yerlerde muhafaza ediniz.” diye. Bu meşrep de öyle. Şartı, “ehass-ı havas” yâni hasların hası olmak. Velâyetin en ileri derecelerinde bulunmak. Onlara da her zaman tavsiye edilmiyor.; sadece istiğrak-ı mutlak hâlinde geçerli.

Yâni tevhit denizinde tam gark olup, o deryada boğulup, Allah’tan gayrı ne varsa hepsinden alâkayı kestikleri zaman “lâ mevcude illâ hu” diyebiliyorlar. İlk cümlede o mümtaz zevatı pervasızca tenkide cür’et edenlere hadleri bildiriyor: Ehass-ı havasın mazhar olduğu salih bir meşrep” ifadesiyle... Elimize bir meyveyi düşünelim. Bu meyve halk (yaratma) fiiliyle var olmuş ve onda Hâlık ismi tecelli etmiştir. Bu fiil ve bu tecelli olmasa o meyve vücuda gelemez. İşte bizim ilmen, fikren düşündüğümüz bu mânâyı o mümtaz zâtlar hissederler, yaşarlar, o hâl ile hallenirler ve cezbe hâlinde o meyvenin yokluğuna hükmederler. İstiğrak hâlinden çıkınca meyvelerini âfiyetle yer ve Rezzâk olan Allah’a şükrederler. İstiğrak hâlinde şükür de yoktur.

Zira, ne meyve vardır ne insan. Nur Külliyatında bu meşrebin “salih” olduğu, mensuplarının da ehass-ı havas oldukları zikredilmekle birlikte, bu meşrebin zannedildiği gibi en ileri bir hakikat yolu olmadığına da bilhassa dikkat çekilir. “Hulefa-i râşidinden ve eimme-i müçtehidinden ve selef-i sâlihînin büyüklerinden o meşreb sarihen görünmüyor.” denilerek bu meşrebin hususî kaldığı, umuma mâl olamadığı vurgulanır. Ne sahabeler, ne mezhep imamları, ne de asırlarına yön vermekle vazifeli, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Abdulkadir-i Geylânî gibi mümtaz zâtlar böyle bir yolda gitmişlerdir. Onlar bütün gayretlerini nübüvvet vazifesi dediğimiz, insanları irşat etme, ikaz etme, hakkı sevdirme, bâtıldan nefret ettirmede merkezleştirmişlerdir. Bu kutsî vazife ise istiğrak değil, sahv yâni uyanıklık hâlinde icra edilebilir. Nitekim, Muhyiddin-i Arabî de “Bizim mertebemize çıkmayan kitabımızı okumasın.” buyurmakla, meşrebinin hususî kaldığını beyan etmiş bulunuyor.

Nur Külliyatında dikkat çekilen önemli bir nokta da, bu meşrebe giren bir velînin sadece Allah’a imanda terakki ettiği, buna karşılık diğer iman rükünlerini düşünmemekle yahut hayal saymakla onlardan gereken feyzi alamadığıdır. İstiğrak hâlinde söylenen “lâ mevcude illâ hu” sözünün uyanık halde söylense diğer beş iman rüknünün dikkate alınmaması sonucu doğar. Öte yandan, bu meşrebi uyanık halde iddia etmek, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerini hayal ve vehim derecesine indirmek gibi büyük bir cinayettir. Rızık hayal olunca Cenâb-ı Hakk’ın rezzakiyeti de, hâşâ, hakiki olmayacaktır.

Mahlûkata hayal dediniz mi Allah’ın yaratıcılığı da hayalî olur. Hayâlî şeyleri yaratmak için sonsuz bir kudret, irade gerekmeyeceğinden bütün ilâhî sıfatların ulviyetleri de gizlenecektir. Sadece Allah’ın zâtına nazar edilmekle, sıfatlara, fiillere, isimlere ve onların tecelli ettiği olan mahlûkata bakılmayacaktır. Bunun ise velâyette yüksek bir meşrep olmayacağı açıktır.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Sıfırın oluşumu .

Sıfır arapçadan gelmedir.sıfır arapçada ''sifr'' olarak okunur.
islamiyetin tarihi ile eş zamanlı,bugunkü sıfırla ilgili eldeki en eski yazılı kaynak,ilkkez 628'de(bu islamiyette hudeybiye anlaşamasının imzalandığı tarihtir.) Arabhatiya isimli hintli olduğu zannedilmiş bir matematikçi tarafından kullanıldığıdır..Sıfırın insanlığa bahşedilmesi Kur'an'nın indirilmesiyle aynı döneme ve aynı bölgee olmuştur.bu bir tesadüf değildir.
Sıfır-soluna konduğunda 1'i on kat küçülten, sağına konduğunda 1'i on kat büyülten sihirli tanrısal bir rakamdır.Tekamül ,solunda duran sıfırı sağına alma süreci 1'in değeri 100 kat artıyor.
%1'ken %100 oluyuorsun,yani tekamül ediyorsun.ahiret hesapları ,tamamen bir matematik hesabıdır.

Tekamül aritmeği 01-09 yani sıfır bir dokuz sıfır'dır. ahiret hesaplaması bu formül temel alınarak gerçekleşir.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Tanrı 'nın Doğum Günü..


Yeryüzünde işler hiç iyi gitmiyordu.Dünya gergin, insanlar mutsuzdu…Artık zamanı gelmişti…Tanrı, imajını değiştirmesi için bir reklam ajansıyla anlaştı.Genç reklamcı ile chat’leşmeye başladılar.Çocuk, “Nasıl olur da Tanrı insanla chat yapar?” diye sordu.“Musa ile çalılıklar arasından konuşmuştum, seninle de internetten yazışıyorum. Şaşılacak bir şey yok” dedi.


TANRI'NIN DOĞUM GÜNÜ, böyle başlıyor ve her sayfasında okuyucusunu biraz daha içine alarak kendine hapsediyor. Güzeldünya Kitapları'nın ilk eseri olan bu kitap, saatler süren bir chat'ten sonra müthiş finaliyle kişiyi kucaklıyor, hayata bakışını baştan aşağı değiştiriyor. Kimine göre roman tadında bir araştırma, kimine göre NLP'nin ulaştığı son nokta, kimine göre bir tür tefsir ya da hayat bilgisi kitabı. Adını ne koyarsanız, o. Nereden geldim, nereye gidiyorum? sorusuna bu kadar açık ve yalın cevap veren bir eser yazılmadı.


TANRI'NIN DOĞUM GÜNÜ, Burak Özdemir'in üçüncü eseri. Yıl 2102 ve Türklerim Diken Diken Oldu kitaplarını bir solukta okuyan tiryakilerinin bile tüylerini diken diken edecek bir eser, TANRI'NIN DOĞUM GÜNÜ… “Ya sonra?” sorusunun kitabı…***Kainatın en deneyimli metin kodlayıcısı Tanrı, kitabı Kur’an’a yerleştirdiği kriptoları bu kitapta birer birer deşifre ediyor. 19’un üzerindeki gizem perdesini kaldırıp kader denklemini çözüyor, “cehennem”i açıklıyor: “Cennetten kovulmadığın gibi cehenneme de sürülmeyeceksin. Yer, gök ve ikisi arasındakiler… Tüm bu yatırım, senden bir günahkâr yaratmak için değildi.” ***İlk defa “internete” işaret eden ayet… Hastalıkların ilahi şifa kaynağı… Kur’an’daki Reiki… Başörtüsü ayetinde bugüne kadar fark edilmeyen ayrıntı… İslami terör algısında Üsame bin Ladin denklemi… İsa’dan haberler, “Deccal”in kimliği…



Müthiş tespitler:-Dinlere alerjisi olan insanlar laik olamaz. Çünkü, laiklik dünyada dinler varolduğu için var olmuştur. Dinler olmasaydı, dinle devlet işlerinin ayrılması diye bir konu da olamazdı.-En büyük aşk, en çok öğrendiğin ilişkidir. Sende etki bırakmayan, adını bile hatırlamadığın ilişkiler ise öğrenemediklerin...


Aşk, öğrenmektir. Aşk, birlikte öğrenmektir.- Piyangoda ikramiye, bilete değil kişiye çıkar. 10 tane bilet alman bir şey değiştirmez. Sana çıkacaksa, sana çıkacaktır zaten. Para, sana öğretmen olarak tayin edilmediyse büyük bir servete ihtiyacın da yoktur.-Ateist olacaksan da sağlam bir ateist ol. Bunu bin yıllık klişelerle değil sana yakışan daha diri argümanlarla yap. Sana tezimi anlatıyorum. Bunları, tezin ne olduğunu bilmeden, iyi bir anti-tez yaratamayacağın için yapıyorum.Derin şüphelerin cevapları:-Sünnet hareketi, Kur’an’ın yalnızlaştırma planı mı?-Bebekken ölenler Tanrı’ya isyan etmeyecek mi?-İndigo çocuklar ve ardındaki enteresan sır…-Gerici enerji İslam’a izinli mi sızdı? Ahirzaman sınavı bu mu?Ve son söz…Elif, Lam, Mim… Bu harflere dikkatle bakın, yakında onlar dünyayı değiştirecekler…

12 Ocak 2009 Pazartesi

Kör kuyu

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine
düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin
ağırlığını çekemedi ve güm.

Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Ayıptır
söylemesi, anırdı yani. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.

Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek. Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe
döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha
yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu.
Köylüler ağzıaçık bakakaldı.
* * *
Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır.
(Ne bazeni, çoğu zaman.)
Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.
Bunlarla başetmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp
silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile…….

Bilgelerle Diyaloglar

Eski Yunan filozoflarının dünya ve insan yorumlarının yanında, yine “insan”ı anlatan onlarca hikâyesi de yüzlerce yıldır anlatıla anlatıla günümüze kadar ulaşmıştır. Bunların en ünlüleri Büyük İskender”e “Gölge etme başka ihsan istemem” diyen Diogenes”e (Diyojen) aittir. Bu kadar ünlü olmasa da hâlâ yazılan, aktarılan birçok kısa hikâyede yine insanın durumları aynıdır.

***

Kral Dionysios, Aristippos”a sorar:

“Nedendir acaba, her gün filozoflar hükümdarları ziyaret ederler de, hiçbir hükümdar kalkıp bir filozofu ziyarete gitmez?”

Aristippos, “Bunda şaşacak bir şey yok hükümdarım” der, “Hekimler, yatağından kalkamayacak durumdaki hastalara giderler, çünkü o hastaların hekimlere gitmeleri mümkün değildir..”

***

Kıbrıs Kralı Nikokreon”un sofrasında Isokrates hiç konuşmadan oturur dururmuş. Neden böyle sessizce oturduğunu soracak olmuşlar. Şöyle demiş filozof:

“Burası benim söyleyeceklerimin yeri değil; burada söylenmesi gerekenleri de ben bilmiyorum, o yüzden susuyorum..”

***

Aisopos (Esop) evinde çalışırken, bir asil kapıyı vurmadan içeri girer ve kitaplarına eğilmiş filozofa, “Böyle yapayalnız nasıl oturabiliyorsun” der.

Aisopos başını kaldırır, “Ben yalnız falan değildim” der, “ama sen içeriye girdiğin andan itibaren ne kadar yalnız olduğumu anladım.”

***

Xenocrates (Zenon) bir öğrencisiyle konuşuyor, o ne derse öğrencisi sürekli onaylıyormuş. Filozofun sabrı tükenmiş ve bağırmış:

“Hiç olmazsa bir kere itiraz et, başka bir fikir söyle de iki kişi olduğumuzu arılayayım..”

***

Atina”da önemli bir tartışma yapılırken kürsüye Demostenes çıkar, ancak dinleyiciler sürekli kendi aralarında konuşmakta, filozofu dinlememektedir. Demostenes, “Bir hikâye anlatıp ineceğim” der ve anlatmaya başlar: “Uzun zaman önceydi, bir delikanlı Atina”dan Megara”ya gitmek için bir eşek kiralamıştı. Eşeğini kiraya veren adamın da Megara”da işi vardı, beraber yola düştüler. Konuşa konuşa giderlerken öğle sıcağı bastırdı, biraz dinlenmek ve öğle yemeği yemek için bir su başına çöktüler. Ama ortalıkta hiç gölgelik yoktu ve eşeğin sahibi yemeğini alıp eşeğinin gölgesine sığındı. Eşeği kiralayan genç buna içerledi, ”Sen çekil gölgede ben oturacağım” dedi. Beriki itiraz etti: ”Ben oturacağım, çünkü eşek benim.” Delikanlı Ama ben eşeği kiraladım” deyince, eşeğin sahibinden ”Ben sana eşeği kiraladım gölgesini değil” cevabını aldı ve aralarında kavga çıktı.”

Hikâyenin tam burasında Demostenes kürsüden iner yürümeye başlar. Dinleyiciler, “Sonunda ne oldu, sonunu anlat” diye bağrışmaya başlayınca Demostenes kürsüye döner:

“Sizin için çok önemli bir konuda bir şeyler anlatmaya çalıştım, dinlemediniz. Şimdi ise eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz. Ne fikrimi söyleyeceğim ne de eşeğin gölgesine ne olduğunu…”

Kürsüden iner, yürür gider.

***

Atina halkı, yöneticilerinden fena halde şikâyetçiydi, ama onları nasıl göndereceklerini bir türlü bilemiyorlardı. Tartışmaların sonunda somut bir fikir çıkmıyordu. Bir gün Antisthenes kürsüye çıktı:

“Atinalılar size bir teklifim var: Hemen bir kararname çıkarıp bütün eşeklerin at olduğunu ilan edin. Bundan sonra da eşeklere eşek demeyin, hep at deyin.”

Biri sorar: “Peki bunun bize ne faydası var?”

Antisthenes cevap verir: “Ne demek ne faydası var? Yeni yönetici konusunda anlaşamadığınıza göre, çözüm bulunana kadar eşekler tarafından yönetilmek utancından kurtulmuş oluruz.”

Fakirlik (TOLSTOY)

Bir gün çok zengin bir adam oğlunu yanına alarak, insanların ne kadar fakir olabileceğini göstermek için bir köye götürdü.
Çok fakir bir ailenin evinde bir gün-bir gece geçirdiler. Şehre dönerken baba oğluna sordu:

“Yolculuğumuzu nasıl buldun?”

“Çok güzeldi babacığım” diye cevap verdi oğul.

“İnsanların ne kadar fakir olabileceğini gördün değil mi?”

“Evet.”

“Peki ne öğrendin ?”

“Şunu gördüm” dedi oğul:”Bizim evde bir köpeğimiz, onların dört köpeği var. Bizim evde bahçenin yarısına gelen bir havuzumuz var, onların kilometrelerce uzunluğunda dereleri var. Bizim bahçede ithal lambalarımız, onların yıldızları var. Bizim terasımız ön bahçeye kadar, onların ki ise ufka kadar uzanıyor.”

Ufaklık konuşurken, babası şaşkınlıktan tek kelime bile edemedi. Ve
çocuk ekledi:

“Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğiniz için, teşekkür ederim babacığım !”

Nikolay Lev TOLSTOY

Yaşayarak Öğrenme - (Napolyon)

Bilmek ve görmek çok farklı şeylerdir.Söz gelimi eski kız arkadaşınızın şu an başka biriyle olduğunu tahmin etmek yahut bunun bilgisine sahip olmak az ya da çok yani göreceli olarak sizi etkileyecektir.Fakat onları beraber gördüğünüzde hiç şüphe yok ki bundan duyacağınız ızdırap çok daha fazla olacaktır.Bu aslında bir nevi görselliğin insan üzerindeki etkisini de gösteriyor.İşte bunun gibi “yaşayarak öğrenme” ile normal okuyarak ya da dolaylı yollardan öğrenme arasında da ciddi farklar vardır.

Mesela bazı ızdırapların başa gelen kötü olayların ne kadar acı olabileceğini her ne kadar tahmin edebilsek bile -tabi bu kişinin birazcık empati yeteniğine bağlı olarak değişen bişeydir- yine de tam olarak birebir o acıyı anlamamız kavramamız mümkün değildir.

Birşeyi anlamak için kuşkusuz o olayı yaşamak şart değildir.Fakat o olayın tam anlamıyla vehametini yaşayan kişinin nasıl bir halet-i ruhiye içinde olduğunu bilebilmek adına aynı olayı daha önceden yaşamış olmak kesinlikle büyük bir avantajdır.Yinede şunu da unutmamak gerekir ki her birey kendi karmaşık organizması içersinde aynı olayı farklı şekillerde yaşayabilir.Bu onun yapısı algılamalarıyla ilişkidir.Bu da demek oluyor ki farklı kişilerde aynı olaylar birebir aynı etkiler uyandırmayabilir.Ama ortalaması alınacak olsa benzer sonuçları görmek mümkündür.

Sözü fazla uzatmadan bununla ilgili bir anektodu paylaşmak istiyorum sizinle..

Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkânına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyon’u müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da ‘Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.’ diye savuşturmuş.Nihayet biraz sonra Napolyon’un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon’a sormuş: ‘Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?’Napolyon birden öfkelenmiş. ‘Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?’ diye bağırmış. Hemen askerlerine, adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş.

Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık ‘ateş’ emri verilecek… Adamcağız içinden ‘Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin’ diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış.Karşısında Napolyon varmış.

Tek cümleyle cevaplamış Napolyon: ‘İşte böyle bir duygu!’

Yaşayarak öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenme biçimidir…

Pire Felsefesi (anlatım)

“Bir şeyin imkansız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkansız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar”
Dr. David J. Schwartz

Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler.Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler.Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar.

Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler.Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler.

Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı ‘hayat dersi’ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır ama kaçamazlar.

Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm’den fazla zıplanamaz inancı) varlığını sürdürmektedir.

Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir. Bu pirelerin yaşadıklarına ‘cam tavan sendromu’ denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır.

Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. İnsan inandığına denktir. Yapabileceği düşündüğü kadardır.

Leyla vü Mecnun


Leyla Dilinden Gazel
.
Felek, bağrımı kan etmeden, gönlüm açılıp serpilmedi;
Beni böyle ağlatıp inletmeden sevindirmedi.
.
Kılmadan zulm ile yüz parça su yaralı göğsümü,
Bu bahçede, gül gibi, bir anlık bile güldürmedi.
.
Şükür ki, felek muradımı verdi de; ümitsiz kılıp,
Bu aşk ve sevgi isinde beni pişman eylemedi.
.
Dert yokmuş kimsede; yoksa, ask feyzi tabibi
Kimde dert gördü de, o derde derman eylemedi?..
.
İnsanoğlu sabırsızdır; yoksa zaman
Hangi isi yavaş yavaş kolaya döndürmedi?..
.
Gözyaslarımın seli yeryüzünü kapladı, ama mutluyum;
Çünkü o sel, sabrımın binasını viran eylemedi…
.
Aşk alış verisinde, dosta kavuşma kazancını elde ettim;
Ey Fuzuli! Canana canini veren, asla ziyan eylemedi… (s.473).
Mecnun Dilinden Gazel
.
Öyle sarhoşum ki, idrak edemem, dünya nedir;
Ben kimim, saki olan kim, acaba bu şarap nedir?..
.
Gerçi, canandan çılgın gönlümün arzusunu istiyorum; ama,
Bilemem çılgın gönül arzusunu ki, canan sorsa, nedir?
.
Madem bir kez kavuşmak, aşığı vuslata kandırır;
Peki maşuktan aşığa her dem bu istiğna nedir?
.
Dünya ve alem felsefesinden anlayan, bilge sayılmaz;
Bilge ona derler ki bilmesin hiç, dünyadakiler ve dünya nedir!
.
Ey Fuzuli! Ah ve feryatların incitmekte alemi;
Eğer aşk belası ile başın hoşsa, o zaman bu dava nedir?
(s.475)

.
Leyla Dilinden Gazel
.
Ey beni çılgın eden: benden bu kaçış hali nedir?
Niye sormazsınki, bu çılgın gönlümün ahvali nedir?
.
Eğer bana halk içinde ilgi göstermezsen mazursun:
Ama tenhada da yüz vermezsin, bu korku nedir?
.
Halimi bilmediğin için bana açmıyorsan, anlarım;
Ya halimi bilip de kasten bilmezden gelmek nedir?
.
Bülbülün gayreti gül arzusu yolundadır derler;
Ama gulu gördüğünde meyletmez, peki bu dava nedir?
.
O peri yüzlü, ben rüsvaya hiç etmez iltifat…
Ey Fuzuli! Bilmem ki, ben rüsvanın sucu nedir?
(s.481)
.

Mecnun Dilinden Gazel
.
Gönül hayalle avunup, vuslata meyletmez;
Gönül dışında bir yar olduğunu aşık hayal etmez.
.
Hakikat ehli, kendini güzellik ve cemale kaptırmamalı;
Gerçek aşk asla bir kusur kabul etmez…
.
Kamil aşk isteyen, sekil güzelliğinden sakınır;
Çünkü sekle bağlanmak, aşığı olgunluk sahibi etmez.
.
Şekilcilik, aşk ehlinin cehaletine delildir;
Halbuki, akilli olan, bir gün ayrılınacak olanla birleşmez.
.
Dost, gönülde yerleşse, gözde niçin dolaşsın?
Muhabbet, sabit olsa, öz mekanından göçüp gitmez…
.
Gönül levhası masiva lekesinden daima beri olmalı;
Tevhit ehli olan, idrak sayfasına zülüften ve benden nakış çekmez…
.
Mana ehli, sekil için iradesini kaybetmez asla;
Hakikat cevherini mecaz cahilliğine çiğnetmez…
.
Gönül ehli olan, suret ehlinin hilesine bağlanmaz;
Fuzuli ise bağlanmıştır; demek ki hali idrak etmez…
(s.489)

.

Leyla Dilinden Gazel.
O dilber ki, devamlı aşığa yüzünü göstermez;
Noksan kalır; bakış feyzi bulup, olgunluk kesbetmez…
.
Aşıkları kendine çekmeyen, gerçek maşuk sayılmaz;
Ne çıkar o suret güzelliğinden ki, hal ehlini cezp etmez?…
.
Maşukun yüzü, bilge olmayandan gizli kalmalı;
Çünkü bilge olmayan, Allah’ın sanatını idrak etmez…
.
Güzellerin vuslatına talip olan, nefsin arzusudur;
Yoksa gerçek aşk için: ayrılık: ya da vuslat: fark etmez…
.
Maşuk, aşığın var olan hayat nakdini harcıyor;
Korkulur ki, bu zulmü maşukuna aşık helal etmez!
.
Güzeller naz cilvelerini mecaz ehline göstersinler;
Hakikat ehli, kendini zülüf ve bene müptela etmez!
.
Fuzuli, suret aleminde şaşkın ve gafil gezer durur…
Nasıl gafil? Bu sevdanın sonunu hiç hayal etmez…
(s.495)
.

Mecnun Dilinden Gazel
.
Biz cihan sarayını gerçekte viran bilmişiz;
Esenlik hazinesini bu virane içinde gizli bilmişiz.
.
Gerçi suretperest, taklit ile kendini alim bilir;
Gerçekler aleminde biz onu cahil bilmişiz.
.
Habersizler, şarabi, rahatlık içkisi sanırlar;
Biz zamanın bilgesiyiz; onu dökmüş; kan bilmişiz.
.
Anladık ki, alem mülkü kimseye vefa eylemez;
O zamandan beridir; onu Süleyman mülkü bilmişiz.
.
Ey Fuzuli! Ayrı sanmışın mescidi meyhaneden;
Meğer ne hata imiş ki, biz seni hep irfan ehli bilmişiz!

6 Ocak 2009 Salı

İNSAN KENDİNDEN EMİNSE

Sokrat (M.Ö 469- M.Ö 399)



"Her insanda iyilik tohumu vardır. Bu tohumu yeşertmek gerekir" diyordu filozof...

Duruşma başladı, Bu duruşma esnasında yargıçlar :

-"Eğer hatalı davrandığını kabul edip, tanrılarımıza inanırsan ve Tanrı'nın bir tane olduğu fikrinden vazgeçersen, aynı zamanda hatalı davrandığın için özür dilersen; belki idamdan kurtulursun! Ne diyorsun?" sözleri karşısında Sokrat'ın yüzünde pişmanlıktan en ufacık bir eser yokmuş. Gayet soğukkanlı bir şekilde konuşmuş :

-Bir yargıçta bulunması gerekenler : İyi niyetle dinlemek, akıllıca karar vermek, ayık olarak düşünmek ve tarafsızca sonuca ulaşmaktır...Yargıcın erdemi doğruyu görmek, savunmanın erdemi doğruyu söylemektir...

Salonda çıt yokmuş. Bütün gözler filozofun üzerindeyken konuşmasına devam etmiş:

"Ben doğruluğuna inandığım hiçbir şeyden asla vazgeçmem. Mutluyum. Bilirim ki haksızlık yapmak, haksızlığa uğramaktan daha acıdır".

Filozof, kendini suçlayanlara nüktedan konuşmalarıyla öyle güzel ders veriyormuş ki, düşmanları gülünç duruma düşüyormuş...

Karısı hapishaneye gelip:

-Ah Sokrat! Çok üzgünüm. Haksız yere idam edileceksin, deyince "Peki, haklı yere idam edilmem sence daha iyi mi olacaktı" demiş.

Hapishaneye ziyarete gelen öğrencilerine filozof, gayet sakin konuşmuş :

-Atinalılar beni, kendimi savunacak tarzda olmadığım için değil; pişman olduğumu söyleyip, ağlayıp sızlanmadığım için cezalandırdı. Şeref ve haysiyetimi zedeleyecek sözler sarf etmemi kimse benden beklemesin.

Verilen ölüm cezası karşısında Sokrat'ın öğrencileri, hocalarının kurtulması için ona, türlü kaçma planlarını teklif etseler de kabul ettirememişler.

Karar neticesinde, kendisine sunulan baldıran otu zehrini metanetle eline alan Sokrat, ölümün soğuk nefesini hissetmeden önce korkusuzca konuşmuş:

-Zenginlik ve asalet, bir şeref alâmeti değildir. İnsan kendinden eminse, her durumda şerefini korumayı bilir, buna ölüm de dahil...Ölümden korkmak, insanın bilmediği şeyi bildiğini sanmasıdır...

NEYE GÖRE TAKDİR

Almanyanın Münih şehrinde, elektrik aletleri yapan küçük bir fabrika vardı. Fabrikanın sahibi orta yaşlı adam, oğlunu yanına alıp bir ara kendi işinde çalıştırmak istedi. Bunun nedeni öğretmenlerin küçük çocuğu derslere karşı ilgisiz, kişilik olarak çok durgun bulmasıydı. Son anda adam çocuğunu okutmakta karar kıldı.

Aslında bu çocuk, sadece utangaç ve çekingendi. Öyle ki henüz on iki yaşındayken geometriyi tek başına öğrenmişti. Peki, neden bu dersi kendi kendine öğrenmeyi başarmıştı dersiniz? Çünkü okuldaki katı disiplin onu sıkıyor ; hocalarına soru sormaya bile cesaret edemiyordu.

Çocuk, Büyüyünce, elektrik mühendisi ol diyen babasını ikna etmeyi başardı ve fizik öğretmeni oldu. Üstelik, okulunu iyi dereceyle bitirerek ailesini bir hayli sevindirmişti.

Okulu bitirmişti ama, kendisine uygun iş bulamıyordu. Ailesine yük olmak da istemiyordu. Neyse ki verdiği özel dersler geçinmesi için yetersiz olmasına rağmen, gelecek günlere umutla bakıyordu.

Hiç değilse ne kazandığımı bilirim diyerek memur olarak göreve başladı genç adam. Kazancı azdı, fakat kadere inanan yapısı onu kanaatkâr yapmıştı. Aynı zamanda memur olmasına bir bakıma mutluydu. Çünkü mesai bitiminde matematik araştırmaları için zaman bulabilecekti.

1905 yılında henüz yirmi altı yaşındayken İzafiyet Teorisini buldu. Bu fizikçinin kim olduğunu tahmin ettiniz değil mi? O, Albert Einsteindır

Einstein, bulduğu formülleri liste halinde bastırıp ; hazine bulmuş gibi sevinç içinde raporları bilim adamlarına postalamış. Merakla sonucu bekliyormuş.

Tek tek liste gönderdiği onca bilimci, bilgini desteksiz bırakmış. Meslektaşlarının Einsteinın fikirlerine karşı çıkmasının asıl nedeni ; onu kıskanmalarıymış. Daha açıkçası yenilenen bilgilerle kendi kitaplarındaki çoğu yanlışın arka arkaya ortaya çıkacağı korkusunu taşıyorlarmış.

Bilgin, yılmadan çalışmalarını sürdürüyormuş. Açıklamaları öylesine ikna edici ve mantıklıymış ki, bilim adamları iddialarını daha fazla sürdürememişler. Sonuç ne olmuş dersiniz? Konusunda otorite olan çoğu bilim adamı onu taktir edip ; büyük bir dahi olarak gördüklerini söylemişler. Durumun bu şekilde sonuçlanmasında en önemli etken Einsteinın fizik ve matematik profesörlerinin sorularına böbürlenmeden ve içtenlikle cevap vermesiymiş.

Nereden nereye gelmiş ti Einstein İsviçre Patent Dairesinde sıradan bir memur olarak başladığı çalışmaları, dünya çapında üne kavuşmasına kadar devam etmişti

Einsteinın teorisi, atom bombası olarak kullanılmış ; 1945 yılında İkinci Dünya Savaşının sonuçlanmasına bu bomba sebep olmuştu.

Ünlü fizikçi, bilimin kötüye kullanılıp, binlerce kişinin ölümüne yol açmasına çok üzüldü. Bütün uluslara seslenerek, barış dolu bir dünya istediğini dile getiren Einstein şöyle diyor ;

Eğer bu teorinin kötüye kullanılacağını önceden tahmin etseydim ; bu yıkımı yaşamaktansa, silik bir memur olarak kalmaya devam ederdim böylelikle Einstein, insanlığa değer veren yapısıyla tekrar göze girmiş ve itibar görmeye devam etmişti.

Einstein Amerikada vereceği bir konferans sırasında yakın çevresinden birisi :

__Hocam, daha şık giyinseydiniz sizce daha iyi olmaz mıydı?

__Burası neresi?

__Bildiğiniz gibi Amerika efendim.

__O halde beni herkes zaten tanıyor ; fazla süse gerek yok

Einstein, Avrupaya konferans vermek için gideceği sırada, havaalanında hocalarını uğurlamaya gelen bir öğrencisi :

__Hocam, daha şık giyinseydiniz

__Ben Avrupaya gidiyorum değil mi?

__Evet.

__Peki, oradaki herkes beni tanıyor mu?

__Hayır efendim.

__O halde çok şık olmanın da gereği yok

12 Mart 1944 yılında Einstein bir söyleşi sırasında mânâ dolu bir cümle sarf etmişti : Neden beni hiç kimse anlamıyor ama herkes beni seviyor?...

Bu konuşmadan kısa bir süre sonra, ünlü komedyen Charlie Chaplinle Einstein üstü açık bir arabayla Hollywood Caddelerinde ilerliyormuş.Onları her gören alkışlamaya başlamış.Chaplin, Einsteina dönmüş :

__Bak dostum, demiş. Seni anlamadıkları için, beni de anladıkları için alkışlıyorlar....

20 Aralık 2008 Cumartesi

Eyreti bilgi..




Kendi Bağının Mahsülünü Getir Ortaya.

Kartal Kaplumbağa Etini Çok Severmiş, Pençesiyle Kaptığı Gibi Taa Gökyüzüne Çıkarırmış Ki Yere Atıp Kabuğu Parçalansında Yesin. Kendini Bir Anda Havada Uçar Halde Gören Kaplumbağ, Kartalın Pençesinde Olduğundan Habersiz; " Vay Be Uçuyorum Ha ,Bende Bu Yetenekte Varmış " Diye Öğünürken, Kartal Kaplumbağı Pençesinden Bırakır Ve Kaplumbağ Kayaya Çarpıp Param Parça Olurmuş. Tabiiki Kartalda Karnını Böylece Doyrurmuş.

Hocamın İkazıyla Ben , Herzaman Bu Kaplumbağnın Düştüğü Hataya Düşmekten Çekinmişimdir. Başkasının Bilgi Birikimini Ezberleyip ,Onu Sanki Kendi Malınmış Gibi Ortaya Getirmek Bu Aldanışın Bir Benzeridir Kanaatindeyim.Emanet Ceket Eyreti Durur, Bunuda Herkes Bilir.

Kuru Bilgiyi Alıp ,Bunu Ezberleyenler Ve Bu Bilgiyle Kibirlenenlerin Hali Ancak Kitapları Sırtlanmış Eşeğin Hali Gibidir. Eşek Sırtında Taşıdığı Kitabın Hikmetini Ne Bilsin ? Ancak Hamallığını Yapar. Kuru Bilgiyi Taşıyan Ey Gafil, Allah Senide Kayırmış Bak Alemlerin Bilgisinden Sanada Lutfetmiş, Ama Sen Bihaber Halde Hamallık Yapar Durursun.

O Bilgi İnsanda Bir Oluşa Vücut Vermiyor, Sadece Başkalarına Kibirlenmek İçin Toplanıyorsa Yazık , Boşuna Bu Hamallık. Yeni Bir Oluşuma Vücut Vermeyen Kısır Bilgi Yığınının Sonucu, Üreten Başkasından Aşırmak Olur Ki Bu Da Kaplumbağnın Düştüğü Hatadır.

Kur'an Daima Kainatın Mucizelerinin Üstünde Düşünüp , İbret Almayı Teşvik Eder. Aksi Halde İnsan Yukarıda Ki Eşeğin Durumuna Düşer. Hikmete Götürmeyen Bilginin Hikmeti Ne Olaki ?

Kimi Dinin Tabulaştırılmış Eski Kabullerinde Donup Kalmış, Kimi İdeoloji Babalarının Fikirlerine Sarılmış , Herkes Boğulmamak, Başını Suyun Üstünde Tutmak İçin Bir Kütük Bulmuş Kendince. Peki Bu Kütük Seni Karşı Kıyıya Çıkarır Mı Çıkarmaz Mı ? Önemli Olan Odur. Sonra Kaplumbağ Gibi Tepetaklak Gelmeyesin. Gel Şu Bilgi Denen Nimeti Bir Daha Gözden Geçir. Ama Haddini Bilerek. Kendi Kabullerinide Değişmez Gerçekler Deyip, Onları Putlaştırma. Sonra Kendi Yaptığı Puta Tapan Cahiliye Araplarından Ne Farkın Kalır ?

amak-ı hayal


(...) şehri Türkiye'nin en büyük ve en güzel şehirlerinden bi¬ridir. Ben uzun bir süre bu şehirde, şehrin ortasında bulunan bir mahallede oturdum. Hükümet konağı ile evim arasındaki yollar¬da dikkat çekici pek çok şey vardı: Köhne evler, herbiri birer pa-rişanlık ve yoksulluk yuvası olan bir sürü virane, yürünemeye-cek hâlde sokaklar, pislik içinde caddeler... Fakat hepsinden il¬ginç olan, evime yakın eski bir mezarlıktı.
Bu mezarlığın etrafı çok sağlam ve sanatkârane yapılmış du¬varlarla çevriliydi. Duvarda, onar metre arayla yapılmış pencere¬lere takılmış olan tunç parmaklıklar gerçekten övgüye değerdi. Mezarlığın kapısı tahtadandı ve sonradan takılmıştı. Eski kapısı¬nın, zamana karşı direnemediği anlaşılıyordu.

Bu mezarlık, sadece hatıra ve ölülerin gömüldüğü bir yer de¬ğil, aynı zamanda birçok değerli eserin bulunduğu bir hazineydi. Pencerelerden görüldüğü kadarıyla, mezar taşlannda, eski hattat¬larımızın kalemlerinden çıkmış bir sürü yazı vardı.
Bu yazıların, şiir ve edebiyat bakımından da önem taşıdığına hükmetmek mümkündü.
Mezar taşlarının tepesindeki kavuklar, külahlar, taçlar tarihî yönden incelenmeye değerdi. Uzun zamandan beri terkedilmiş olan bu mezarlık, esrarengiz bir güzelliğe sahipti. Adam boyunda otlar, sanki ölü kokusu yayan baldıranlar baharla birlikte me¬zarlığı kaplıyordu. Şimdilerde şehrin ortasında kalmış olan bu mezarlığın, vaktiyle şehrin kenarında olduğu kesindi. Sonraları şehrin büyümesiyle mezarlık ortada kalmıştı.

Ben hergün bu mezarlığın önünden geçiyor, her geçişimde bu¬rayı ziyaret etmek istiyordum. Fakat bizim gibi, değerli vakitleri¬nin bir kısmını geçim teminine, diğer kısmını zevk ve eğlenceye ayırmış olan gençlerin mezarlıklarla uğraşmaya hiç vakti olur mu?
İşte, ben de o zamanlar vaktini boş şeylerle uğraşarak geçiren bir gençtim. Söylediğim gibi, bu mezarlığın önünden hergün geç¬tiğim hâlde, duvarının düzgün ve sağlam oluşunu takdir etmek için yalnızca bir dakikamı feda edebilirdim.

İlk durumumla son durumum arasındaki zıtlığı anlatabilmek için, kendi hakkımda birkaç kelime sarfetmem gerekiyor:
Dinine bağlı ve çok iyi bir annenin tam bir titizliği içinde ge¬çen çocukluğum bende sarsılmaz bir din duygusu ve yıkılmaz bir ahlâk anlayışı oluşturmuştu. İyi bir öğrenim gördüm. Son derece zeki olduğumdan, bilgi noktasında, arkadaşlarımdan üstün du¬rumdaydım. Pek çok genç gibi, okuldan çıkar çıkmaz kitapları bir köşeye atmak yerine, bilgimi artırmaya çalışırdım. Az çok, her konuda fikir sahibi olmuştum. Arkadaşlarım gibi dinî ilimlerden yüz çevirmeyip, zahirî ve batını konularda bilgi sahibi oldum. İş¬te bu bilgi yığınının altında birgün kalbimin durumunu inceledi¬ğim zaman, acayip bir karmaşa içinde olduğunu hayretle gör¬düm. Küfür ile iman, inkâr ile ikrar, tasdik ile şüphe arasında bir durumdaydım. Kalbimle inkâr ettiğimi aklımla, aklımla inkâr et¬tiğimi kalbimle kabul ediyordum.


Kısacası, şüphe denilen ejdarha tüm bedenimi sarmıştı. Bir fikri ne kadar sağlam temeller üzerine kurarsam kurayım, şüphe ejderhası bir dokunuşta onu yerle bir ediyordu. Bari tam bir in¬kârla sabit bir noktada kalabilseydim. Ama ne gezer, inkâr başka şey, şüphe başka şey. Şüphe ejderhası doğru olan her fikrin düş¬manıydı, ikrar olsun, inkâr olsun, kesin olan hiçbir şeyi kabul et¬miyordu. Hayattaki sahneleri fikrin dış âleme bir yansıması olarak kabul edersek, ne müthiş bir azapta, ne dayanılmaz bir ateş¬te kaldığım anlaşılır.
Herkes için normal olan şeyler bana başka türlü görünüyor¬du. Bu yüzden aşkta da, parada da şanssızdım. İnsanlardan kaçan biri olmuştum.

Bu dayanılmaz durumdayken, birazcık rahatı, sarhoş olup kendimden geçmekte buluyordum. Sürekli içki içmekten bede¬nim mahvolmak üzereydi. Birgün bütün manevî gücümü kulla¬narak kendimi bu sersemlikten kurtardım. Şüphe ejderhasını öl¬dürecek delilleri ele geçirmek ümidiyle araştırma ve inceleme yapmaya koyuldum. Yeniden, batını ilimlerle meşgul olan meş¬hur kimselere başvurmaya başladım. Aralannda çok erdemli in¬sanlara rastladım. Ne çare ki onların sahip olduğu ilimler bence, ilkel insanlann uydurduğu efsanelerden başka birşey değildi. İçi¬ne düştüğüm çıkmazdan kurtulmak için, bütün delillerimi çürü¬tecek, var olduğu iddia edilen gerçekleri bana apaçık gösterecek biri gerekliydi. Böyle birisine rastlamadım.

(...) şehrinde Batı ilimleriyle uğraşan iki cemiyet vardı. Bun¬lardan biri İspirit Cemiyeti'ydi. Ruh çağırma ve buna benzer ka¬rışık kuruşuk işlerden tutun da, masa çevirmek gibi eğlencelere kadar, herşeyle uğraşıyorlardı. İleri gelenleriyle görüştüm. Ru¬hun varlığına tam olarak inanıyorlardı. Fakat ileri sürdükleri de¬liller bence, hayalgücünün bir oyunundan ibaretti. Sonra, man-yetizmle uğraşan bir cemiyetle dostluk kurdum. Lâkin bunlar ba¬na ne verebilirdi, kocaman bir hiçten başka. İnsan dünya malına sahip oldukça birtakım gizil güçlere de sahip olmak ister. İşte o kadar. Bu güçlerin.gizil olmasının bence hiçbir önemi yoktu. Ben bunlann üstünde şeyler arıyordum.

Dört sene devam eden bu ikinci çalışma döneminde de hiçbir-şey kazanmamamın yanı sıra, öğrendiğim herşey şüphe ejderha¬sına besin olduğu için bir kere daha tepetaklak oldum. Bu defa cehenneme düşmüştüm. Zavallı beynimin içi harp alanı gibiydi. Birbirine zıt fikir dalgaları hiç durmadan birbiriyle çarpışarak ka¬famı gürültüyle dolduruyordu. Zihnî faaliyetim hayret edilecek bir durumdaydı. Teselliyi sarhoş olup kendimden geçmede ara¬dım. En uçarı ve çapkın kişilerin elebaşısı oldum. Âlem yapmak beni kendimden geçiriyor ve bir bakıma mutlu ediyordu. İçi¬yor... içiyordum.

Arkadaşlarımı uçan ve çapkın olarak nitelememe bakıp da onların berbat insanlar olduklarını zannetmeyin. Bilakis onlar tahsilli, vicdanlı ve namuslu gençlerdi. Fakat eğlenceye düşkün¬düler ve zevk perisinin yolundaydılar. Bu da hâlet-i ruhiyelerinin neticesiydi. Zira umursamazlık yolunu tutmuşlardı. Bunların bir kısmı, üzerinde ihtisas yaptıkları ilimle meşgul olur, adına felse¬fe denilen varlık bilmecesiyle uğraşmazdı. Diğer kısmı ise, dinle alâkası olmayan, din ve felsefeye efsane artığı şeyler gözüyle ba¬kan kimselerdi. Tuhaf ama ben bunlara özenirdim. Gerçekten çok tuhaf!..



Bir kısmı ise, Ramazan kandillerini gördüğü zaman müslü-man olduğunu hatırlardı. Kandiller yandığı zaman ellerine tespi¬hi alıp, cami cami dolaşır, hiçbir şey anlamamalarına rağmen Kuran-ı Kerim ve vaaz dinlerlerdi. İkindi vakti uyanmak şartıyla oruç bile tutarlardı. Oruç tuttuğu hâlde namaz kılmaya gerek görmeyenleri de vardı. Uzun bir namaz olan teravihe hiçbiri ya¬naşmazdı. Ramazan bitti mi, bunların dinî duygusu da "elveda!" diyerek yoluna giderdi. Mevsimlik elbise giymeye benzeyen bu çeşit dindarlığa ben her zaman hayret ederdim.
Güzel bir bahar günü, arkadaşlardan birkaçı, kırda âlem yap¬ma fikrini ortaya attı. Uzun bir müzakerenin sonunda, güzelliğiy¬le meşhur (...) kasabasına gitmeye ve orada üç gün âlem yapma¬ya karar verdik. Bu kasaba ile şehir merkezi arasında tren çalışı¬yordu. Orada bulamayacağımız şeyleri yanımıza aldıktan sonra trene bindik.

(...) şehrinin civarlan huzur vericidir. Hele trenin geçtiği yer¬ler gerçekten insanı mest eder. Tabiatın görülmeye değer manza¬raları arkadaşlarımı acayip neşelendirmişti. Oysa ben büyük bir hüzne düşmüştüm. Sürerlik ve kalıcılık olmadıktan sonra, eşi ve benzeri bulunmayan bir güzellik ne işe yarar.
Bu güzellikleri gören nadir insanlardan biri olmama rağmen "insan ebedî mi?" diye soruyordum kendime. Adına dünya dedi¬ğimiz bu durağı, derin bir üzüntüye kapılmadan seyretmek aca¬ba mümkün mü? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Saf bir inancın çok güzel cevapladığı bu soruya akıl ve fen cevap vere¬miyordu. Tabiata bir kere daha baktım. Bu seferki bakışımda, eş¬siz güzellikler kayboldu. Işık söndü. Her taraf karanlığa boğuldu. Sanki hakikat olanca dehşetiyle görünüverdi gözüme o an.

İnsanın gözlerini kamaştıran çimenlerin yeşil rengi yalnızca bir ışık oyunu... Mini mini kuşların cıvıltısı yalnızca bir hava tit¬reşimi. .. Âlemleri kaplayan bu ışık yalnızca herşeye nüfuz eden bir dalgalanma... Kısacası herşey bir zorunluluğun, bir kanunun esiri. O an karşımda sanki Budha Gotoma belirdi. Hazin bir te¬bessümle ve sararmış çehresiyle bana Hiç! Hiç! Hiç!" diyordu.
Çok fazla derinlere daldığımı farkeden bir arkadaş:
-Yine neyin var? dedi.
-Hiç, dedim.
Bu "hiç" yalnızca o andaki hâlimi açıklamak için söylenmişti. Ağzımdan çıkan bu "hiç" kelimesi aslında kâinatı tarif ediyordu.
Sessiz ve üzgün hâlimden rahatsız olan arkadaşlar bana çıkış¬maya başladılar. Malûmdur ki eğlenceye giden birinin, cenaze alaymdakilere özgü üzüntülü bir manzara sergilemesi çekilir bir-şey değildir. Çünkü üzüntü, sevinçten daha bulaşıcıdır.



Arkadaşlardan biri: "İlâcı unuttuk" dedi ve külah biçiminde¬ki kadehimi doldurdu. Bu kadeh beş defa dolup boşaldıktan son¬ra keyfim yerine geldi. Dünyada benden daha neşeli biri yoktu artık. Yolculuğumuz büyük bir neşe içinde geçti. İkindi suların¬da (...) kasabasına vardık. Bu kasaba gördüğüm yerler içinde en güzel olanıdır. Bu mini minnacık yerden o kadar hoşlanmışımdır ki imkânım olsa orada otururdum. Kasabadaki evler birbirinden hayli uzaktır ve herbiri üçbeş dönüm büyüklüğündeki bahçele¬rin içindedir. Her evin bahçesinde bir sürü ark vardır. Hatta bazı sokaklarında kocaman arklar vardır. Bahçeler meyveli ağaçlarla doludur. Bu kasabada bir sürü gül yetişir. Pek çok bülbül vardır. Hasılı (...) kasabası yeryüzünün cennetlerinden biridir.
Kasabaya vardığımızda, daha önceden birkaç kere misafiri ol¬duğumuz bir zat tarafından karşılandık. O geceyi dostumuzun evinde geçirdik. Ertesi sabah "Subaşı" denilen yere gittik. Sayısız kaynaklardan çıkarak doğal bir havuzda birleştikten sonra sayı¬sız kollara ayrılan suların şırıltısı güzel bir şarkı gibi kulakları ok¬şuyordu. En güzel yeri seçmiştik.
Yalnız o yerde bizden önce gelmiş iki kişi vardı. Onlan gördü¬ğümüz zaman ağızlarımızdan çıkan sözler sanırım bu kişiler hak¬kında bir fikir verebilir: "İki serseri, iki dilenci, iki sarhoş, iki derviş."
Gerçekten pejmürde giyimli olan bu iki adam, sanırım, bu sı¬fatların hepsini hak etmişti. Biz de oturduk. Pejmürdeler bize zerre kadar önem vermediler. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Sanki biz hayal türünden birşeymişiz gibi, bu iki devletlinin bir ba¬kışına bile hedef olmadık. Hatta arkadaşlardan birinin: "Es-Selâmü Aleyküm"ü bile havaya gitti. Sonra, arkadaşlardan herbiri birşeyle meşgul olmaya başladı. Kimi yemek pişirmekle, kimi meze hazır¬lamakla uğraşıyordu. Ben de hasırlının (içkinin) başına geçerek beynimi uyuşturmaya karar verdim.
Tesadüf bu ya, pejmürdelerin yanına düşmüştüm. Onlar ken¬di aralarında konuşuyorlardı. Ben de konuşulanlara kulak misa¬firi oluyordum. Elli yaşlarında olanı konuşuyor, daha genç olanı dinliyordu. Bunların konuştuklarını işitince, ilk önce deli olduk¬larına hükmettim. Gerçekten deliydiler. Yalnız delilerin "mec¬zup" denilen cinsinden... İşin garip tarafı, bu iki pejmürdenin konuştuğu konular, beni öteden beri meşgul eden konulardı. Yaşlı deli, genç deliye şöyle diyordu:
-Bu âlemde olan herşey benim sıfatımdır. Ben olmasaydım, hiçbir şey olmazdı. Ben "hep"im ya da "hiç"im. Ben "hiç"im ya da "hep"im. Zaten "hiç" ve "hep" aynıdır, tek şeydir. Fakat cahil insanlar aynı şeyi iki farklı isimle anıyorlar.
Konuşmanın gerisini varın siz tahmin edin. Hayret içinde kal¬dım. İstemeden söze karıştım:
-Çok tuhaf! "Var" ile "yok" eşit olur mu? Meselâ, ben şimdi "var"ım. Fakat yarın "yok" olacağım. Bu iki durum arasında fark yok mu? dedim.
Deli başını çevirdi ve kahkahayı patlattı:
-Vay! Sen "var"sın ha! Acaba "var" mısın? dedi.
Bu soruyu kendime pek çok defa sormuştum. Bu soru sığ bir bakış açısıyla ele alındığında anlamsız ve dalga geçilmeyi hak et¬miş bir bir soru olarak görünebilir. Fakat böyle değildir. Eğer "var" isem niçin "yok" olacağım? Yok olmayacaksam, ruhum ebediyyen mi kalacak?..
İşte, şüphe ejderhasının şaha kalktığı kısım, denklemin bu son kısmıydı. Ruhum ebedî kalacak mı? Ruh nedir? Bizzat ken¬disi, hissetme kabiliyetine sahip midir? Hüviyetini bilebilir mi? Eğer ruh diye birşey varsa, bedenden ayrıldığında nasıl bir du¬rumda bulunacak?
İşte, cevapsız bir sürü soru... Deli ilâve etti:
-Yalnızca ben "var"ım.,Çünkü "hiç"im ve "yok"um. Varlığım mutlaktır. Yokluk, bağımlı olan için vardır. Mutlak "varlık" tır, "var"dır.
Bunlan söyledikten sonra deli sustu. Sorduğum hiçbir soruya cevap alamadım. Sonunda sorularımdan bıktı. Arkadaşına: "Hay¬di gidelim. Bu hayvan, bizi, zevkimizden alıkoydu" dedi. Kalkıp gittiler. Ne acayip bir durum: Çok iyi öğrenim gördüğünü iddia eden bir insana, pejmürde bir deli "hayvan" diyordu.
(...) kasabasında üç gün kaldık. Bu üç günü, arkadaşların şi¬kâyet ve ısrarlarına rağmen hiç konuşmadan ve kendimden geç¬miş bir hâlde geçirdim. Trene bindiğimiz zaman, arkadaşlardan biri bana birşeyler söylüyordu. Ben ise onun sözlerini hiç önem¬semeyerek, kendimle söyleşiyordum. Bir ara ona, elimde olmaya¬rak: "Acaba, ben var mıyım?" dedim. Kahkahayı bastı.
-Rakı yetiştirin. Raci çıldırmak üzere, dedi.
Oradan döndükten iki gün sonra kahveye gitmek üzere yola çıktım. Mezarlığın önünden geçiyordum. Her zamankinin aksine kapısı açıktı. Bû fırsattan yararlanmak için içimde büyük bir istek duydum ve mezarlığa girdim. Birkaç yüz yaşındaki kocaman ağaçların gölgesinde yürümeye ve terkedilmiş kabirlerde biten, ölü kokusu yayan iri iri otları çiğnemeye başladım.
Mezarlığın ortasında, dairevî bir şekilde dikilmiş birtakım ağaçlar dikkatimi çekti. Biraz oturmak için o yöne doğru yürü¬düm. Bu ağaçlar, büyük bir aileye ayrılmış mezarların çevresinde bulunuyordu. O sırada ağacın birine dayandırılmış, yarısı hasır¬dan, yarısı tahta parçalarından yapılmış bir kulübe gözüme ilişti. Kimse yok zannettim. Tam kapısını açacağım sırada, içinden, es¬ki püskü şeyler giymiş biri çıktı.
Elli yaşlarında olan bu adamın başında yeşil bir takke vardı. Bu takke, kırk elli kadar ayna parçası yapıştınlarak süslenmişti. Birçok kumaş parçası yapıştırılmış, gökkuşağını andıran yırtık cübbesinde de ayna ve teneke parçaları bulunuyordu. Öyle bir durumdaydı ki, bu adamı görüp de, gülmemek mümkün değildi. Fakat üzerime çevirdiği bakışında, öyle hoş bir yumuşaklık ve al¬çakgönüllülük, çehresinde öyle hazin bir donukluk vardı ki, hâ¬line gülmediğim gibi ona doğru bir adım bile attım. Kıyafetiyle tam bir tezat teşkil eden bir ciddiyetle, yavaş ve hoş bir sesle:

"Aşkın" anlamı üzerine güzel bir hikaye.....


İstanbul’da çok güzel bir cami vardır; Beyazıd Camii. Bu cami ilk yapıldığı
zamanlardan itibaren cemaatinde şeyhler ve dervişler hiçbir zaman eksik
olmamıştır.
Bizim yolumuzun mürşidlerinden olan Cemal-i Halveti(k.a) hazretleri bu camiinin
Açılma merasimine teşrif etmesi için padişah tarafından davet edilmiş. İstanbul’un
Uleması, saray eşrafı ve padişah da oradaymış. Osmanlı hanedanının kaymak
Tabakası o gün orada bir araya gelmişler.
Cemal-i Halveti Hazretleri bu okumuş ve alim topluluğun önünde vaaz etmek
İçin kürsüye çıkınca kendini bilmezin biri ayağa fırlamış ve “ Şeyh Efendi,
Eşeğimi kaybettim,bütün İstanbul haklıda bugün burada, bir himmet edin de şu
Kalabalığa sorun bakalım eşeğimi gören varmıymış?” diye bağırıp edepsizlik etmiş.
Şeyh Efendi de “tamam ,otur,eşeğini bulacağım.” demiş ve kalabalığa dönüp
“Aranızda aşkın ne olduğunu bilmeyen veya daha önce aşkı herhangi bir şekilde
tatmamış olanınız var mı?” diye sormuş. İlk başta kimse kıpırdamamış,fakat en
sonunda teker teker üç kişi ayağa kalkmış. Ayağa ilk kalkan adam “Evet,doğru,
aşkın ne olduğunu gerçekten bilmiyorum,aşkı hiç tatmadım.Birinden hoşlanmak
nasıl olur,onu bile bilmiyorum.” Demiş, diğer iki kişi de başlarıyla onu onaylamışlar.
Bunun üzerine şeyh,eşeğini kaybeden adama dönerek “Bak” demiş,”Sen bir tane eşek
Kaybetmiştin ,ben sana üç tane buldum!!”

Bir eşek bile taze yeşil otu sever. İnsanlar gerçekten sevmeyi öğrendiklerinde
Ve gerçek aşkı bulma yolunda ilerlediklerinde mertebeleri meleklerinkinden daha
Yukarı çıkar. Fakat aşkın ne olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yoksa mertebemiz,
Eşeklerinkinden daha da aşağı demektir……



prof.dr.robert frager /aşktır asıl şarap/sayfa:45

Mürşidler aşkın sakisi
dervişler de kadehdir.
Aşk ise asıl şaraptır.


Aşktır asıl şarap, muzaffer ozak hoca'nın
Batılı kalpte keşfettiği allah'ı bulma arzusuna
cömertlikle verdiği cevaptır.Ozak ın amerikada
çeşitli zamanlrda yapmış olduğu sohbetler,
onun vasıtasıyla İslam la tanışan
prof.dr. robert frager tarafından derlenmiş
ve kitap haline getirilmiştir.
kitapta zevkle okuyacağınız birbirinden ilginç
konular ve bu konuların daha iyi anlaşılmasını
sağlayacak hikayeler ve menkıbeler bulacaksınız ..
_________________

Vefâ her kimseden kim istedim ondan cefâ gördüm
Kimi kim bî-vefâ dünyâda gördüm bî-vefâ gördüm


Kırkambar..




Bilgeye sormuşlar, dünya da en güzel şey nedir diye?

“Sevmek” demiş...
Peki sonra? demişler...
“Sevilmek” demiş...
Peki neden sevmek sevilmekten önce geliyor, demişler...
Bilge de; “insan sevdiğine sevildiğinden daha çok emindir...” demiş.
Peki, tasavvufi açıdan ya da mürid-mürşid ilişkisi açısından bakarsak; acaba sevmek mi daha güzeldir? Yoksa sevilmek mi?.... Yani müridin mürşidini sevmesi mi daha güzeldir, yoksa mürşidin müridini sevmesi mi?...
Ne dersiniz dostlar ?....

***
Merak ettiğim bir konu var: Tasavvufta aşk sevmeyle mi başlar? Yani önce seversiniz, sevginiz yoğunlaşır, yoğunlaşır; ve o dereceye gelir ki, kulvar değiştirerek aşka dönüşür. Ve yoluna aşk olarak devam eder. Böyle midir?... Yoksa aşk; zaten başlı başına ayrı bir kategori olarak; toprağa atılan bir tohum gibi, doğar, büyür, gelişir ve kemale mi erer? Başka bir deyişle aşk; tohumdan kemale erinceye kadar, başından beri hep aşk mıdır?

***
Tasavvufta şöyle bir ilkeden söz edilir: İhlas teslimiyeti, teslimiyet de muhabbeti doğurur.
Ama sanki tam tersi bir durum geçerli gibi. Yani, işitilen bir söz, bir musiki yada okunan bir cümle veya başka bir etki dolayısıyla insanda ani olarak kuvvetli bir muhabbet ya da coşku ortaya çıkabiliyor. İşte böyle muhabbetli olunca da, daha bir teslim ve daha bir ihlaslı olunuyor sanki.

Güzel bir insan; “bakış”ı ya da “nazarı” da unutmamak gerektiğini söyledi. Çok haklıydı. Doğrusu "bakış"ı ya da "nazar"ı belki en başta söylemek gerekirdi…
Bu bakış ya da nazar olayı gerçekten çok ilginç, sırlardan bir sır....
Hepimiz biliriz: "Bir bakış bir bakışa neler anlatır; bir bakış bir bakışı senelerce ağlatır" sözünü…. Bir zamanlar gençlik döneminin, özellikle de hatıra defterlerinin demirbaş sözü idi.

Mecazi aşklar ya da sevgiler için söylenmiş olsa da, çok daha fazla ilahi aşka yakışan bir söz olarak görüyorum.
Yavuz Sultan Selimin, hatırladığım ve çok beğendiğim bir sözü var:

"Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek"

Gerçi sizlere açıklamaya gerek yok ama; bugünün deyişiyle; "Aslanlar yok edici gücüm karşısında titrerken; felek beni bir ceylan gözlü karşısında aciz bıraktı ya da beni bir ceylan gözlüye esir etti."

Hani Sina çölünü Peygamber Aleyhisselamın rehberliğinde geçtiği söylenen; aynı şekilde Peygamber Aleyhisselamın bizzat emriyle tebdili kıyafet İstanbul içerisinde operasyona gönderildiği rivayet edilen Yavuz Selim’in, kimse alınmasın ama bu sözleri mecazi bir aşka istinaden söylediğini pek düşünemiyorum. Olsa olsa, ancak “nuru ayn” olan ekmel bir şahsiyet için söylemiş olabilir. Kanaatim budur, yanılıyorsam düzeltiniz lütfen….

Nuru ayn olan ve Allah'ın murad ettiği "mükemmel insanların" bakışı, belki daha doğru ifadeyle nazarı, kanaatimce kalplerde nükleer bir patlama etkisi yapıyor; bu patlamada da nükleer patlamada olduğu gibi ses var, ısı var, ışık var; ancak, bu nükleer patlama kalplerde yalnızca yok edilmesi gereken şeyleri yok ediyor…. Fark burada belki….

Aslına rucu etmiş bir kalp düşünün.... Temeli sağlam atılmış bir bina gibi.... Elbette devamı çok daha kolay geliyor...

Belki de İHLAS-TESLİMİYET-MUHABBET’i üç kapılı bir üçgen gibi düşünmek gerekir. Kimi insan ihlas kapısından içeri girer, teslimiyet ve muhabbet ardınca gelir. Kimisi de muhabbet kapısından ya da teslimiyet kapısından girer de, diğerleri ardı sıra gelir. Ancak, gerçeği yaşayanlar bilir demek en doğrusu galiba…. Ve tabii ki, elbette

ALLAHÜ A'LEM Bİ-S-SAVAB…..

AŞKINIZ CEMAL, CEMALİNİZ NUR VE NURUNUZ AYN OLSUN !

Ahmet Levent

Mevlevilikte Sofra Adabı

Mevlevi dergâhlarında mutfağa girmenin muayyen bir adabı vardı. Matbaha ancak mühim bir iş için girilirdi. Kapının dışına sessizce yanaşılır, tokmağına hafifçe vurulur baş kesilerek içeri girilirdi. Şayet kapı açıksa hemen girilmez, “destur hu erenler” denirdi. Kapıya çıkan kişiye yavaşça istek belirtir, nöbetçi dedenin izni olmadan içeri girilmezdi. Girince hemen iş görülür, kapıdan geri geri baş kesilerek çıkılırdı.

Matbah-ı şerif içindeki davranış adabı şöyle anlatılabilir:

Matbahta her hareket besmele ile başlar, hamd ile biterdi. Yemeğin ateşe verilmesi, tuz ve biberin konması, pişince tencerenin kapağının açılması, sahana konup ufak ara pencereden somat-ı şerife verilmesi, boşalan sahanın yerden alınmasına hep besmele ile ve gülbang ile başlardı.

Somat denen yemek yenen kısımda canların hizmet adabı şöyleydi:

Somat-ı şerifte biri saat 11 de, diğeri akşam namazından hemen sonra olmak üzere, bir günde iki öğün yemek yenirdi. En kıdemli can kapının önüne çıkar, “lokmaya sala (buyurun)” diye üç kere seslendikten sonra “huuu” diyerek yemek davetini tamamlar, elleri önünde bağlı halde ihvanın içeride toplanmasını beklerdi. Her geçene baş keserdi. İçeride on-on iki kişilik yuvarlak yerden yarım metre yükseklikte masalar bulunurdu. Yerde hası üzerine oturulurdu. Her oturanın önünde üç dilim ekmek, bir tutam tuz ve sofranın ortasına sol tarafa saat 10 u gösteren yelkovan gibi ters bir kaşık dururdu.

Yemek, hizmet eden canlar tarafından masanın ortasına konurdu. Besmelenin sofradaki en kıdemli kişi tarafından söylenmesi yemeğe başlama işaretiydi. Yemeğe sağ elin şahadet parmağına bulaşan tuzla başlanır yine tuzla yemek bitirilirdi.

Sofrada ihtiyaç bakışla ifade edilirdi. Yemek bir kaptan yenir, hiç konuşulmazdı. Birisi su istese bakışıyla ayaktaki hizmet canına bildirirdi. Bardağı alıp onunla evvela görüşür sonra besmeleyle üç seferde suyunu içerdi. Suyu içen kimse tekrar bardağın yan tarafını öper yani görüşür geri verirdi. Hizmet canı da aynı şekilde bardakla görüşür kenara çekilirdi.

Mevleviler sofrada çorba içerken kaşığın sadece sağ yarısını çorba içine daldırmaya dikkat ederlerdi. Dolu kaşık ağza götürülürken sadece sol tarafı dudağa değerdi. Böylece kaşığın ağza değen kısmı çorbaya girmemiş olurdu. Bu davranışın hijyenik bakımdan değerini anlatmaya gerek var mı?

Yemek sırasında sofradakilerden birisi su içse herkes kaşığı bırakır o canın suyunu bitirmesini beklerdi. Böylece su içene nazaran diğerleri ondan bir lokma bile fazla yememiş olurdu.

Doyan kişi sofradan kendi başına kalkmazdı. Kaşığını eski haline getirip beklerdi. Kaşık sesleri azalıp sofrada durgunluk başlayınca ikinci kıdemlinin “bismillah eyvallah” sesi duyulurdu. Bu sesle, yemeğe devam etmek isteyenler bile kaşığı eski haline getirir, parmak uçlarını sofranın kenarına dayar ve başlarını öne eğerek otururdu. Bu sırada canlar da ellerinde ne varsa bırakırdı. Kolları çapraz bağlı, ayakları mühürlü, başları kalbe eğik dururlardı. Somata o sırada bir sessizlik hâkim olur, duaya başlanırdı. Dua, Hz. Mevlana’nın Divan-ı kebir’inden bir beyitle başlardı. “yola düşmüş sufileriz biz, Allah’ın nimetlerini yiyenleriz biz. Yarabbi, bu kâseyi, bu sofrayı ebedi kıl…” bundan sonra hep beraber bir Fatiha, ardından bir hamd gülbangı okunurdu.

Duadan sonra isteyen sofradan kalkar, masadaki ihvanına baş keserdi. Somat boşalınca canlar sahanları toplar, bulaşıkçı cana teslim ederlerdi. Bundan sonra sofraları siler, yerler süpürülür ve somatan ayrılırlardı.

"Mevlevilikte Sema Eğitimi"

Aşk olsun!!


Okuduğum latif bir yazıdan anlaşıldığına göre Tasavvufta şöyle güzel bir adet varmış:

Dervişin biri, yine bir dervişler topluluğu içerisine gelip, selam vererek oturduktan sonra, topluluk gelen dervişe
"Merhaba!!" yerine "Aşk olsun!!" dermiş...
Derviş de "Aşkınız cemal olsun efendim!!" diye mukabele edermiş...
Bu sefer topluluk "Cemaliniz nur olsun!!" dediğinde,
derviş "Nurunuz ayn olsun!!" dermiş ve böylece selamlaşma bitermiş....

Tasavvufta aşk o derece içselleştirilmiş, o derece özümsenmiş ki....
Selamlaşma bile aşk üzerine kurulmuş...
Tasavvufta bütün diyalogların böyle kalbi incelikler içerisinde cereyan etmesi ne kadar hoş değil mi?....

Bir de günümüzdeki selamlaşma diyaloglarını düşünün....

" - Nabers lan !!"

" - Selam moruk !!"

Tasavvuftaki aşk anlayışı, elbette "televole aşkı" türünde bir aşk anlayışı değildir...
Günümüzde, bir çok temel kavramda olduğu gibi "aşk" kavramı da "kavram kargaşası" içerisine sokularak, gerçek anlamından kopartılmış ve çok daha farklı anlamlarda kullanılır olmuştur.... Artık yaşanan bazı edepsizliklerin bile "aşk" olarak nitelendirildiği hepimizin malumudur....

Yine bahse konu yazıda; Tasavvufta "Aşk nedir" diye sorulsa, "Aşk, Maşukun rızasıdır" cevabının alınacağı kayıtlıdır.... Kanaatimce "aşk", en kısa ve öz olarak ancak bu şekilde tanımlanabilirdi...
Maşuk ise, hakiki aşkta elbette 'tır...

Düşünceler davranışları, davranışlar da düşünceleri etkiliyorsa; ve insan... ki onun ruhi, fikri ve hatta bedeni yapısı böyle bir etkileşim sonucu şekilleniyorsa; Tasavvufun, hayatın her bir anını hiçbir boşluk bırakmadan neden çepeçevre kuşattığını çok daha iyi anlıyorsunuz.... Velev ki, bu bir selamlaşma anı olsa bile.... Boşluğa asla izin yok.... Size atılan "irtibatı koparmayalım" formatı dolayısıyla, siz artık bir pergelsiniz.... Bir ayağınız olması gereken noktada sabit, diğer ayağınız yetmiş iki milleti dolaşmakta.... Ama irtibatı koparmadan... Boşluk bırakmadan ....

Yukarıdaki selamlaşmada dikkatimi çeken en önemli husus, selamlaşmayı sona erdiren "Nurunuz ayn olsun" cümlesidir....



NURUNUZ AYN OLSUN ! ...



Belki bir kaç farklı anlamda açıklama yapmak mümkündür amma, benim kalbime gelen şudur: Aşkın yüz güzelliği olması ya da yüze yansıması temennisine, yüz güzelliğinin nur olması ve nihayet, nur ile görmek ya da bakışın nur olması temennisi dile getirilmektedir. İşte tam bu noktada hemen, Peygamber Aleyhisselamın " Müminin ferasetinden sakınınız; şüphesiz o,Allah 'ın nuruyla bakar." şeklindeki sözlerini hatırlamamak mümkün değildir....


Hepinizi 'ın selamıyla selamlıyor ve diyorum ki:

AŞK OLSUN !....




Dr.Ahmet Levent